KAPADOKYA Seyahat Notlarım

YUMUŞAK HATLI KREM RENKLİ ŞEHİR 

Sonunda bu sene gidebildim. Çok uzun zamandır görmek istememe rağmen bir türlü fırsat olmamıştı Kapadokya gezisi. Etrafımdaki bir çok kişi de aynısını söylüyor. 

Anadolu’nun ortasında, dünyada eşi zor görülen bu doğayı hep arka sıralara atmışız, nasıl olsa bir gün gideriz diye. Önceden araştırmamı yaparak, hafta sonu için 2 gece 3 günlük bir seyahat planladım. Detaylı bilgileri, uçaktan inmeden önce son bir kez daha okuyup rotamı gözden geçirdim.

Kapadokya ne demektir? Nerededir?

Kapadokya kelimesi Pers dilinde “Güzel Atlar Ülkesi” anlamına geliyor, ve ismini geçmişte kurulmuş Kapadokya Krallığından almış. Günümüzde bu isimli bir yerleşim birimi yok. Nevşehir ili merkez olmak üzere Niğde, Kırşehir, Aksaray ve Kayseri’ye bağlı olan Avanos, Göreme, Ürgüp, Uçhisar beldelerinin çevresindeki tarihi bölgeye genel olarak Kapadokya deniyor.

kapadokya harita

Kapadokya Gezisi İçin Haritam

KAPADOKYA GEZİSİ VE ROTAM

1.GÜN

Peri bacalarını fotoğraflardan görmüştüm hep. Bir sürü soru vardı kafamda. Büyüklükleri ne kadardır? İçleri, etrafları nasıldır diye… Tüm bunları düşünerek Kayseri Havaalanına indim. Kiralık aracımı alıp yola çıktım.

Bir saat kadar sonra şehrin izleri tamamen kayboldu. Doğanın hatları yumuşadı ve renkler krem tonlarına dönüştü. Üç güzeller denilen peri bacaları karşımdaydı. Kapadokya gezisi başlamıştı.

Haklarında türlü efsanelerin anlatıldığı, kumdan kalelere benzeyen ve başka hiç bir yerde görmediğim şaşırtıcı şekiller. Karşı tarafta baca şeklini alamamış, yumuşak formlu vadi yamaçları, akışkan birer basamak gibi…

Sessiz bir ortam burası. İnsan elinin izi pek yok. Bir heykeltıraşın büyük bir atölyesi gibi. Birbirine benzemeyen, hepsi ayrı telden çalan organik şekiller, yükseltiler…

Bu doğal formlar milyonlarca yıl önce Erciyes, Hasandağı ve Güllüdağ’ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların çok uzun yıllar boyunca yağmur ve rüzgar tarafından aşındırmasıyla oluşmuş.

Doğa bu tüf tabakalarının bir kısmını erozyonla vadilere dönüştürürken, bazı yerlerdeki sert bazalt örtüsü olan kısımları da yumuşatamadan şapkalı koni şeklinde bırakmış ve Peri Bacaları denilen şekiller böylece oluşmuş.

Yıllarca iklimin doğayı şekillendirmesi sonucu ortaya çıkan bu formlar tabiatın kendince yaptığı dünya harikası aslında. Tamamen doğal ve huzur verici.

 

Peri bacalarını görünce İspanyol mimar Gaudi’nin Barcelona’daki eserlerini tasarlarken buralardan etkilenmiş olabileceğini düşündüm. Görmüş müdür acaba bu vadileri? Gaudi’nin hayran kaldığımız tasarımlarına ait formların, binlerce yıl önce doğa tarafından kendiliğince şekillendiğine şahit oluyorum burada.

 

Casa Mila Apt-Barcelona-

Casa Mila Apartmanının bacaları

Artık dünyaya ilham kaynağı olan bu yumuşak hatlı krem rengi doğayı yavaş yavaş gezmeye başlıyorum.

Kapadokya Gezisi başlasın.

GÖREME AÇIK HAVA MÜZESİ

Büyük bir alana yayılmış, tepeler ve vadiden oluşan bir açık hava müzesi burası. Doğanın kendisi bir sergi elemanı aslında. Kiliseler, şapeller, yemekhaneler, mutfaklar, yaşam alanları ziyaret edilen yerler arasında.

Hristiyanlık camiası için tarihi öneme sahip bu mekanlar, kayaların içine oyulduğu için çok büyük değiller. Ama o küçücük oyukları bile kilise formunda boşaltıp, inançlarını yerine getirmek için bezemişler. İncil’den çeşitli tasvirlerin olduğu fresklerin bir kısmı tahrip olsa da geriye hala renklerini koruyan canlı motifler kalmış.

Üç beş kişinin sığabildiği bu mekanlarda arkadakileri bekletmemek için hızlıca bakıp çıkmak gerekiyor. Son günlerde ülkede artan terör olayları nedeniyle turistlerin azalması burayı da etkilemiş. Daha çok yerli turistin biraz da Japon turistlerin ilgi gösterdiği bu alanı kalabalık içide gezmenin zor olacağını düşünerek diğer kaya içlerine ve kiliselere geçtim.

Merdivenleri çıka ine birkaç kiliseye daha baktıktan sonra yorulmaya başladım. Gördüklerimde beni etkileyen şey, kilise veya fresklerden ziyade, doğal bir tabiat oluşumunun özelliklerini fark eden insanların ihtiyaçları doğrultusunda, içlerini boşaltmaları, inanışları ve yaşayışları için şekillendirip kullanmaları oldu.  Bunu düşünerek gezmek daha anlamlı ve etkileyiciydi. Kiliselerin tarihi önemi, fresklerin detayları da ayrı bir ilgi konusudur tabi ki. Daha görecek o kadar çok yer var ki devam etmeliyim.

UÇHİSAR

Açık hava müzesinde yeterince yorulduktan sonra tekrar Göreme’ye gelip, Kapadokya’nın en yüksek noktalarından olan Uçhisar’a çıkıyorum. Kumdan kaleleri andıran vadiye tepeden bakan, panoramik fotoğrafların çekilebileceği bir nokta. Her yerde görmeye alıştığım yerel hediyelik ürünlerin satıldığı dükkanların yanında, farklı olan asıl mağara içlerindeki kafe ve butik oteller… Etrafta birçok ‘‘Cave’’ isimli tabeladan, delik olan çoğu kayaların turizme açık olduğu anlaşılıyor.

Günün sonunda fazlaca yürümeme rağmen, temiz havası ve sakin ortamı sayesinde kendimi yorgun değil, aksine daha da dinlenmiş hissettim. Şehirde gözümü rahatsız eden bir çok şey burada yok. Sessizliği ve huzuru bozacak, ne bina, ne trafik var etrafta. Artık otele geçip yarının planlarını yapmam lazım.

 

KONAKLAMA

Kapadokya’da birçok otel var. Kaya içlerindeki küçük odalı mağara otellerin yanında eski taş evlerin restore edilerek turizme açıldığı mekanlar da gördüm. Benim tercihim, Göreme’nin tepe kısmındaki eski büyük birkaç ev ve mağaradan oluşan otel oldu. Bahçesi ve peri bacalarının içindeki mağara odaları ile çok güzel dekore edilmiş kaliteli bir işletme. Taş duvarlı, ahşap döşemeli odada antika eşyaların içinde konaklamak huzur verdi bana.

Kapadokya Gezisi Otelim

 
2.GÜN

Sabah güneş doğmadan uyandım. Kapadokya gezisi için yeni bir gün. Saatler ileri mi alındı geriye mi alındı diye düşünürken altı sularında otelin vadi manzarasına hakim terasına çıkıp fotoğraf makinamı ayarladım.

Sessizlik ve karanlığın içinde karşı tepede yanıp sönen balonlar kalkış için hazırlanıyorlar. Güneşin doğmadan önceki maviliğinde bir oradan bir diğer taraftan çıkan alevler, uğur böcekleri gibi yanıp sönüyor. Havalanmak için püskürtülen alevlerin sesi, çok uzaklardan duyulabiliyor. İlk bakışta seçilemeyen, yatık vaziyetteki balonlar da alevlendikçe kendini göstermeye başladılar. Yarım saat içinde çok sayıda balon ağır ağır havalanarak gökyüzünü doldurmuştu. 

Diğer otellerin teraslarında da balona bizim gibi binmeyenler bu görsel şöleni izlemek için erkenden yerlerini almışlar. Artık hepsi yükselince kahvaltımızı yapıp bugünkü rotamız olan Kapadokya’nın güney bölgesindeki Yeraltı Şehirleri ve Vadilere doğru yola çıktık.

YERALTI ŞEHİRLERİ

Göreme’den yaklaşık bir saat yol alarak, Kaymaklı beldesindeki yeraltı şehrine vardım. Girişindeki büyük tabeladan daha çok otogara benziyordu. Meydandaki hediyelik dükkanlar ve lokantalarıyla turizm açısından özensiz bir görünümü vardı. Müzenin girişi dağın altından açılmış bir kapı gibi… Fakat bu kapı da doğanın rengine uymayan cam bir malzemeyle geçiştirilmiş. Neyse ki içeriye girince gördüklerim ve şaşkınlığım dışarıdaki eksiklileri unutturdu.

Yumuşak toprağın oyularak yerin sekiz kat altına kadar inilen ve binlerce yıldır ayakta duran bu yapının tarihi M.Ö. 3000’li yıllarda Hititler’e kadar uzanıyor. Roma ve Bizans döneminde de kullanılan, yeraltı şehirleri saldırı anında insanların belli dönem yaşamaları için yapılmışlar. Özellikle Roma İmparatorluğu’nun zulmünden kaçan Hristiyan misyonerler yeraltı şehirlerini kullanmış ve büyütmüşler.

İçinde yaşam alanları, şarap depoları, kiliseler, erzak depoları olarak kullanılan irili ufaklı odacıklar var. Havalandırma bacaları sayesinde yerin metrelerce altında rahatça nefes alınıyor. Dışardan gelecek tehlikeler için yuvarlak büyük taş bloklardan oluşan sürgü kapılar kullanılmış. Odaları birbirine bağlayan koridorlarda yükseklik 1m’ye kadar düştüğünden eğilerek geçilebiliyor.

İçeride zaman geçirdikçe bunlar için yapılan emeğe ve sabıra hayran olmamak imkansız. Yeni yapı oluşturmaktansa var olanı boşaltıp şekillendirerek, yıllarca yıkılmadan kullanmak ustaca bir tasarım ve deneyim örneği. Köstebek yuvası gibi yerin altı metrelerce aşağıya kadar delik deşik edilmiş, ve hala ayakta.

Kaymaklı’nın çevresinde yüz tane civarında yeraltı şehrinin olduğu söyleniyor. Buradan yarım saat kadar uzaktaki Derinkuyu’ya devam ediyorum. Etrafta fazla bir yapı yok, genelde düzlük. Yol kenarlarında hobbit evlerine benzeyen tümsek şeklinde yapılar var. Tabelalarından bunların soğuk hava deposu olduklarını farkettim. Yeraltı şehirleri gibi yumuşak toprak sayesinde oyulan ve ısı geçişini engelleyen depolar yapılmış. Yüzyıllar öncesinin deneyimi bugün de kullanılıyor demek ki.  

Derinkuyu Yeraltı Şehri civardakilerin en büyüğü. Sekiz katlı, ilk dört katı ışıklandırılıp, ziyarete açılmış. Koridor kısımlarında eğilerek, yaşam bölümlerinde ayağa kalkarak yerin metrelerce altına inilebiliyor. Eğilmek kalkmak yorucu oldu ama görülmesi gereken bir yer. Buradaki odalar Kaymaklı’ya göre daha büyük, ilk katta hayvanlar için ahır bile var. Aşağı katlarda okul, yemekhane, şaraphane, kilise ve mezarlıkların yanında dünyanın en eski akıl hastanesinin de olduğu söyleniyor.

Dışarıya çıktığımızda gözleme yapan bir iki yer gördüm. Dinlenmek için oturalım dedik ama turizme fazla yatırım yapılmadığından gelen az sayıdaki müşteriye bile yetişmekte zorlanıyorlardı. Bu kadar değerli tarihi bir müze etrafında daha derli toplu ve yöreye özgü dinlenme mekanları olsa gelen turistlerin ilgisini daha güzel çekecektir.

Yeraltı müzesinin yanında Üzümlü kilise denilen kesme taştan yapılmış,metruk görünümlü büyük bir yapı var. Etrafta yapılaşma olmadığından heybetli ve davetkar görünüyor. Fakat kapısındaki kiliti görüp içine giremeyince bölgede turizme verilen değeri tekrar hatırlamış oldum. Duvarları sprey boya yazılarla tahrip edilmiş bu yapı 19. Yüzyıldan kalma. 1970’li yıllara kadar işlevsizlikten değirmen olarak kullanılmış. Neyse ki zamanın belediye başkanı olan heykeltraş Hakkı Atamulu tarafından restore edilmiş. Fakat sonra ki dönemlerde yine kaderine terkedilmiş.

Bölgenin yetiştirdiği 1912 doğumlu Hakkı Atamulu’nun, kilisenin yanında yaptırdığı sanatsal şekilde düzenlenmiş parkı ve yanında bir de camisi var. Parktaki 13m yüksekliğindeki, kübik formlu Atatürk heykeli zamanında Türkiye’deki en büyük Atatürk heykeliymiş.  

Yanındaki ilginç minaresiyle dikkatimi çeken cami de yine onun eseri. Farklı ve etkili heykel ve mimari eserlerin bu bölgede tevazu ve yalnızlık içinde karşıma çıkması sürpriz oldu.

Demek ki dünyaya farklı gözle bakan insanlar da yaşamış bu coğrafyada diye düşünerek caminin önündeki Ihlara Vadisi tabelası yönünden yola devam etim.

 

 

 

 

 

 

IHLARA VADİSİ

Yaklaşık 50km’lik yolum var. Yol üzerinde Güzelyurt ve Belisırma adında tarihi önemli bordo tabelalar gördüm. Gelmişken görmemek olmaz diyerek ana yoldan 5km kadar içeri girdim. Güzelyurt şirin bir ilçe, eski taş evler ve kilise kalıntıları var. Belisırma ise bakımsız kalmış, kayalara oyulmuş kilise kalıntıları olan bir köy. Köyün içinden veya ana yoldan devam ederek Ihlara Vadisine ulaşılabiliyor. Ben ana yolu tercih edip vadiye ulaştım.

Müze girişinden sonra büyük bir kanyon karşıda kendini gösterdi. Yaklaşık 100-150m yüksekliten inilmeyi bekleyen 400 basamak önümdeydi.

Ihlara’nın merdivenleri

Dönüş yolunda merdivenleri tırmanan yorgun insanları görüp son bir tereddüt etmeme rağmen inişe başladım.

Ihlara’nın merdivenlerini inerken ben.

Aşağıda Melendiz Çayı ve etrafındaki sarı kahverengi yapraklı ağaçlarla sonbaharda görülebilecek eşsiz bir manzara ayaklarım altındaydı.

 

Çayın yanına indiğimde iki gündür Kapadokya bölgesindeki kurak ve krem renkli doğanın aksine az da olsa ağaçlarla çevrilmiş sulak bir görünüm şaşırtıcıydı. 14 km boyunca devam eden sessizliğin hakim olduğu bu vadiyi zamanında hristiyan keşişler inzivaya çekilmek için kullanmışlar. Hakikaten güzel yer seçmişler. Etrafta kaya içlerinde bir çok kilise var, birkaçı ziyaret edilebilir durumda.

Patika yolda dere kenarında iki km yürüyüp ilerideki çay bahçesine ulaştık. Suyun üzerine kurulu oturma yerleriyle gözleme çay sunulan bahçe dinlenmek için ideal bir yer. Devam etseydim üç km ilerde bir lokanta tabelası gözüküyordu fakat hava kararmaya başladığından geri dönüşü de düşünmem gerekti. Göremediklerim yarına kalsın artık. 

 

3.GÜN

Bugün Kapadokya’daki son günüm. Hedefimde Avanos bölgesi var. Göreme’den kuzeye doğru yola çıktıktan on dakika sonra Zelve Vadisinin tabelasıyla ana yoldan ayrıldım. Burası da bir açık hava müzesi. Büyük bir alana yayılmış vadide yine eski dönemlere ait kilise, manastır ve yaşam mekanları var. 1950 yılına kadar yöredeki insanların köy olarak kullandığı kayalar ve mağaralar artık müze alanı. 

Girişindeki görkemli kaya büyük bir heykel gibi vadiyi gezmeye davet ediyor. Arkadaki tepeler ve oyuk kayalar gezilecek kocaman bir vadinin işareti. Keşfetmek için patika yolda merakla yürümeye başladım.

Sırayla tabelalardaki bilgileri okuyarak kaya içlerine göz attım. Kiliselerin yanında yaşam mekanları da belirgin olarak gözüküyor. Değirmen olarak kullanılan kaya içindeki büyük yuvarlak taşı, şarap yapımı için kullanılan odaları gördükçe geçmişte yaşayan insanlar ve yaşamları hayalimde canlandı.

Yüzyıllar önce burada insanlar kayaları kazarak, oyarak yaşam alanı oluşturmuşlar. Buralara ev, okul, kilise, şaraphane demişler. Koşullar ne olursa olsun insanın hep bir mekana, sınıra ihtiyacı var. Bu mekanları işlevsel kılmak için yılların deneyimi her türlü yapı üretimini sağlamış. Ve malzeme olarak da doğanın kendisi yani taşı ve toprağı kullanılmış. O yüzden çevrede renkler hep aynı tonda. O yüzden de etraf sakin ve dinlendirici. Şartlar bunu gerektirse de doğaya saygı tam olarak bu. Sadece doğayı değil hayvanlar da unutulmamış. Güvercinler için kayaların cephelerinde oyuklar açarak onlara da yaşam alanı tanımışlar. Burada toplanan güvercinlerin yumurtalarından da hem yapı malzemesi alanında faydalanmışlar. 

Bölgedeki bir çok vadide bu güvercin oyuklarından görülüyor. Hatta Uçhisar’da Güvercinlik Vadisi denen bir yer bile var. Güvercinler yıllardan beri alışık oldukları gibi hala oradalar. Bazı evlerin kapılarında büyükçe bir tahta parçası bulunuyor. Üzerinde delikleri olan antika değişik bir şey. Ne işe yaradığını sorduğumda eskiden güvercinlerin gagalarını temizlemeleri için yapıldığını ve her evin bahçesinde olduğunu öğrendim. Doğaya ve canlılara olan bu saygıyı yüzyıllar sonra ancak müzelerde görebiliyoruz ne yazık ki.

Vadinin patika yollarında kayaların birinden girip diğerinden çıkarak ve bir sonrakini merak ederek iki saat geçti. Etrafta fazla ağaç olmasa da olanların sarı yaprakları doğanın krem tonlarına eşlik eder gibiydi. Ağaçlar da vadiye uyum sağlamak için renk değiştirmişlerdi.

Zelve’den çıkıp Avanos’a vardığımda iki gündür görmediğim şehir izleriyle karşılaştım. Vadi ve peri bacaları burada azalarak apartman ve asfalt yollara dönüşünce bir müddettir unuttuğum gerçekleri hatırlamış oldum. Yine de etraftaki çoğu yapının az katlı ve krem renkli taşlardan yapılması iyiye işaret.

Avanos’ta Hititler’den beri çömlekçilik yapılıyor. İlçeye girişte gördüğüm bir çok tabeladan bununla ilgili imalat ve atölyelerin olduğu belli. Çömlekçilik konusunda özel müze olarak hizmet eden Güray Müzeye uğruyorum. Buralarda alışılan şekilde yine yerin altına yapılan müzede ilk çağlardan beri çömlek örnekleri sergileniyor. Yüzyıllar içinde kap kacak kullanımı şekil olarak belli formlarını değiştirse de yapılarda kullanıldığı gibi çamurun, toprağın şekillendirilmesi ve işlev kazandırılması asıl amaç olmuş. Yıllar geçtikçe çeşitli süslemeler ve boyamalarla formlar geliştirilmiş. Her dönem süslemelerde gelişme olmasına rağmen, Osmanlı döneminden günümüze süslemede pek bir şey değişmemiş gibi. Bir çok alanda olduğu gibi var olanı, güzel kabul edileni kopyalayıp bugün de kullanmak adet olmuş. 500 yıl sonra hala Mimar Sinan’ın camilerinin kötü kopyalarını yapanlar gibi.

Müzeden çıkıp Göreme yönüne devam ediyorum. Yol üzerinde iri şapkalı, mantara benzeyen yüksek peri bacaları gördüm. Paşabağlar Vadisiymiş burası. Geçmişte rahiplerin, keşişlerin inzivaya çekildiği yer olduğundan Rahipler Vadisi de deniyor. Zaten Kapadokya genel olarak dünyadan elini ayağını çekmek isteyenin kalacağı en güzel yerlerden biri. 

Buradaki kayaların dipleri yumuşak olduğundan deforme olmaya devam ediyor. Rüzgarın etkisiyle kum fırtınası gibi uçuştukları oluyor. Şimdi gördüğüm bitişik peri bacaları belki yıllar sonra eriyip birbirinden ayrılacaklar. Biz göremesek de internette eski fotoğraflarını bulur, 3000’li yıllarda yaşayacak torunlarımız. Onlar da gelip gezecek, şaşıracaklar. ”Bin yıl önce Engin Rotalar diye adamın biri bunların bitişik hallerinin fotoğraflarını çekmiş” diyecekler belki de. 

Hiç istemesem de artık dönme vakti. Ama bu yetmedi. Yine gelmeliyim Kapadokya’ya, bu sefer kızımla…

Kapadokya Gezisi – 2016

29.10.2016

Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.