EDİRNE Seyahat Notlarım

MAZİDEKİ PAYİTAHT

Mehmet bu kurban bayramını karısı ve 1 yaşındaki kızıyla beraber İstanbul’da geçirmeyi planlamıştı. ”Her bayram öncesi nasıl da kaçar gibi boşaltıyoruz şehri. O kadar yaşanmazsa burası, niye tekrar sırayla geri dönüyoruz. Zorunlu garp hizmeti mi ki İstanbul?” diye düşündü. ”Bir bayram arefesinde buralardan gidip bir daha dönmemek lazım belki ama bugün değil” dedi karısına. Evde geçen bir kaç günden sonra, tatili değerlendirmek için hafta sonu sabahı Edirne’ye doğru yola çıktılar.

Üç saat içinde Edirne Batı Girişi tabelasından çıkıp şehre doğru inmeye başladı, karısı ve arka koltukta uyuyan kızıyla beraber. Gelmeden önce haritada yerini tespit ettiği oteli, yolun solunda görünce rotası kafasında şekillendi. ”Akşama kolay bulurum burayı” dedi içinden. Yokuş aşağı devam ettikçe sağlı sollu, az katlı eski binalar gözüktü. Esnaf lokantalarını, uzun zamandır açılmadığından perdeleri sararmış parti bürosunu, önünde tabureleriyle çarşının kahvesini görünce Anadolu’da bir kasaba girişi gibiydi Kıyık caddesi. Bir zamanların Osmanlı başkentini daha farklı hayal etmişti. Payitahtlık galiba mazide kalmıştı. 

Yola devam ettiğinde merakla beklediği yapı kendini göstermeye başladı. Selimiye Camisi, sade ve düzgün formuyla, şehrin ağırlık merkezinde gibiydi. Binalar mı ona yakın olmaya çalışıyorlardı yoksa o mu böyle hayal etmişti, bilemedi.

”Selimiye’nin yerini tespit ettiysek önce acıkan karnımızı doyuralım” dedi karısına. Edirne ciğeri aklımızdayken camiyi gezmek olmaz. Meydana araç girişi olmadığından Rüstempaşa Kervansarayı’nın arkasındaki otoparka aracını bıraktı. Görevlinin ”hoşgeldin abi” demesinden şivesi anlaşılıyordu. Türkiye’nin diğer ucunda tanıştığı Of’lu hemşehrisinden ciğerci için lokanta önerisini sordu.

Tarifine göre girdiği ara sokaktaki küçük lokantanın, yol kenarındaki masalarında yer vardı. Küçük bir dükkandı burası. Camın önündeki usta acele etmeden tavada ciğerleri cızırdatıyordu. Buraya gelmekle iyi mi ettik diye düşünürken biber, domates ve soğanın ardından lokum gibi ciğerler masada yerini aldı. Yemek bitince ilk başta şüphelendiği hemşehrisine dönüşte teşekkür etmesi gerektiğini anlamıştı. Defne’de onların yanında yemek boyunca sakince oturmuştu. Demek ki seyahatlere üç kişi gidebilirlerdi artık. Kendini şanşlı ve mutlu hissetti. İleriye dönük gezi planları geçti aklından hızlıca. Bir buçuk porsiyon ciğeri afiyetle yedikten sonra yürüyüşe başlamanın zamanı gelmişti.

Araç trafiğine kapalı Çilingirler Caddesi’ne girdiklerinde ilerideki kalabalık kuyruk dikkatini çekmişti. Biraz daha yaklaşınca Edirne’nin ünlü ciğerci lokantalarından birinin önünde içeri girmeyi bekleyen ramazan çadırı gibi sırayı gördü ve dönüşte hemşehrisine teşekkür için bir sebep daha buldu. ”İsim yapmış yerlerdense ara sokaktaki lokantalar her zaman daha keyiflidir.” diye düşündü.

Saraçlar Caddesi’nde yürümeye devam ettiler. Sağlı sollu mağazaların olduğu bu geniş caddenin, süs havuzları ve etrafındaki oturma banklarıyla kalabalık bir yaya trafiği var. ”Bizim Trabzon’daki Uzun Sokağın daha genişi gibi. Belli ki Edirnelinin gezme yeri burası. Keyifli bir yere benziyor. Yaşamak için fazla koşturmacaya gerek yok gibi” diye düşünürek bir gün de olsa İstanbul’dan uzaklaştığına sevinmişti.

Eski iki üç katlı ahşap evlerin olduğu caddede, Dibek kahvesi tabelalı küçük, ahşap cepheli, içinde büyük bir Atatürk resmi asılı çaycıyı gördü. Dışarıdaki hasır taburelere oturduklarında kulpsuz genişce fincanda bildikleri lezzetten daha hafif bir tatta gelen kahveler ciğerin ağırlığını biraz olsun azaltmıştı.

Sağlı sollu dükkanlara bakınarak caddede yürümeye devam ettiklerinde, şehir stadının yanından Tunca Nehri ve köprüsü gözüktü. Az ilerideki Meriç Nehri’nin kolu olan Tunca Bulgaristan ile bizim aynı sulardan su içtiğimizin bir kanıtı gibi akıyordu. Tunca’nın abisi olan Meriç de Yunanistan’a uzattığımız kolumuz gibiydi. Yani Edirne’deki Pazarkule ve Kapıkule tabelaları olmasa yolun karşı tarafın başka bir ülke olduğunu, yabancı olduğunu kimse söyleyemez.

”Aynı bulutun ıslattığı, aynı nehire bakan insanlarız biz” diye düşündü, Sultan Ahmet Camisi’nin mimari Mehmet Ağa’nın yaptığı Tunca Köprüsü’ne bakarken. İki arabanın yanyana sıkışarak geçtiği bu köprüyü, yaya olarak bebek arabasıyla geçmek zordu. Zamanında köprüyü araba için değil yayalar için yaptıklarından kenarlarda kaldırım çok dar bırakılmış. Nehirden geçmeyi yarına bırakıp  Selimiye’yi görmek için geri döndüler.

Meydana geldiğinde Talat Paşa Caddesi’ndeki Üç Şerefeli Cami‘nin karşısında, Ara Güler’in ünlü fotoğrafını çektiği Eski Cami vardı. 600 yıllık caminin duvarlarındaki hat çizimlerinin grafiksel anlamda etkileyici bir görünümü vardı. Dev Allah yazısı insanı ibadet etmeye çağırır gibiydi. Yanında fotoğraf makinesi olmadığına hayıflanarak, cep telefonuyla olduğu kadar çekmeyi denedi. Fotoğraf çekmeyi özlemişti.

Fotoğraf not almak gibiydi. Daha çok yer görmeyi, daha çok fotoğraf çekmeyi düşündü. Böylece kızına ileride gittiği yerleri anlatabilirdi. Hatta ona yazabilirdi. Seyahat notları gibi mesela. İleride okuyup aynı yerlere giderse babasının geçmişte neler gördüğünü, hissettiğini kıyaslardı. Neden olmasın?

Eski Cami’den dışarı çıktığında karşı kaldırımda, arkasındaki eserini mütevazi duruşuyla bekleyen Mimar Sinan heykelini gördü. ”Ustalık eserim de olsa kendim için değil Müslüman ve Osmanlı aleminin gücünü göstermek için yaptım” der gibi sırtını dönmüştü Sinan.

Sokaktan yokuşu tırmanarak cami girişine vardılar. Avluya çıkabilecek birden çok yol vardı. Alt katta çarşı olarak kullanılan sokakta Edirne’ye özgü ürünler, cezveler, havlular, lokumlar ve dini kitaplar satılır. Geçen gelişinde tesbih almıştı buradan. Küçük bir Mısır Çarşısı gibiydi. Çarşıdaki merdivenlerden avluya çıkılabiliniyordu. Fakat Defne’nin arabasıyla bu zor olacağı için dışarı çıkıp avluya üst kottan çıkan daha az merdivenli bir geçiti kullandılar.

Avluya vardıklarında yağmur başlamıştı. Dış revağın altına sığınanları görünce caminin davetkar etkisini daha da hissetti. Ortadaki mermer işlemeli şadırvanda, bir taraftan yağmurdan ıslanan bir taraftan da abdest alan insanlar ibadete hazırlanıyorlardı. Ayasofya’dan kubbesi büyük mü değil mi kıyaslamalarını okumuştu bir yerlerde. Buradayken bunları düşünmeye hiç gerek yok. Çünkü Selimiye’de kiliselerdeki etkinin tersine insanı ürkütmeyen, ezmeyen içeri çağıran bir mabet etkisi hissetmek çok zor değil. Neden ustalık eseri olduğu anlaşılıyor, en azından hissediliyor.

Mimar Sinan’ın cami inşaatına başlamadan önce kullanılacak tonlarca taşı arsaya bırakarak iki sene beklediğini öğrenmişti Mehmet. Taşların ağırlığı altında zeminin yeterince oturduğuna ikna olduktan sonra yapımına başladığını okuyunca 500 senedir neden ayakta durduğunu anladı.

Caminin ilk bakışta heybetli ama zarif bir görünümü var. Biraz daha dikkatli bakınca bunun sebebini anladı. Klasik camilerde gördüğü kubbenin etrafındaki kademeli yarım kubbeler yoktu. Tek bir kubbe mekanın sınırını çizerek gözü yormayan, kolay anlaşılan bir kütleyi belirlemişti. Ayrıca kubbenin etrafında aynı yükseklik ve mesafedeki narin görünümlü minareler camiye kübik bir etki katmıştı. Minareler için Evliya Çelebi’nin ”Öyle ince minarelerdir ki, her birini ikişer genç adam kucaklayabilir” diye abartılı tasviri de zarifliğini anlatır nitelikteydi. 

Yağmur yağarken revakların altında dakikalarca camiyi izledi. Her baktığı köşede farklı bir detay görüyordu. ”Anlamak için daha fazla bakmak gerek. Neden bu kadar etkileyici ve davetkar?” diye düşündü. Davete icabet ederek içeriye girdi.

Kapısından girer girmez gözünü tavandan ayıramadı. Dev bir kubbe gökyüzünü örtmüş gibiydi. 8 tane omuz omuza vermiş dev ayaklar da kubbeyi sırtlamışlardı. Mermer kaplamalı bu ayakların büyüklüğü, görene güvende olması gerektiğini söyler gibiydi. Kubbenin çapı ve yüksekliği insanı altında ibadet etmeye mecbur hissettiriyordu. Dört bir taraftaki çini işlemelerin güzelliği ise bu büyüklüğün yanındaki insan emeğini ve sabrını takdir etmek için vesileydi. ”Söylenecek çok şey olsa da durup etrafı dinlemek, hissetmek lazım. Detaylara boğulmadan gök kubbenin altında ne kadar küçük olduğumuzu hatırlamak. Gerisi boş.” diye düşündü. O günü Selimiye’de tamamlayarak otele geçtiler.

Mehmet’in anlattığına göre ertesi gün Meriç Nehri’ni geçip Karaağaç bölgesini, Lozan Anıtı ve Pazarkule Sınır Kapısını da görmüşler. Ama ”Selimiye Camisini yazmak varken onlara şimdilik zaman kalmadı” dedi. Başka bir gün daha detaylı anlatmaya söz verdi. Bundan sonra da kızıyla yapacağı seyahatlerini bana yazmaya karar verdi.

Bir de fotoğraflara efekt yapmasa daha iyi olacak ama ne yapalım. Ne de olsa artık siteye yazan ikinci bir yazarımız var.

HADİ HAYIRLISI…

10.09.2016

Kapadokya Gezi Yazımı  okumak için tıklayabilirsin

Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.