BURSA SEYAHAT NOTLARIM

HÜDAVENDİGAR VİLAYETİ

Sabah hava henüz aydınlanmamış, dışarıda hafif hafif kar yağarken yola çıktık. Hastalıktan sesim de kısılmıştı. Yani tam da ”Ne işin var bu havada gezide” diyeceklerin iki kere diyebilecekleri bir gün.

Yapacak bir şey yok. Gezi ekibi arkadaşlarımla önceden planladığımız 1 gün konaklamalı Bursa etkinliğimiz için hazırdık.

BURSA 1. GÜN

Arabalı vapurdan indikten sonra ilk durağımız lapa lapa yağan kar ile bizi karşılayan İznik. Etraf bembeyaz, yollar bembeyaz ama hiç bir telaş yok. Arabalar sakince gidip geliyor, insanlar sokaklarda yürüyebiliyor. Bu kadar kar İstanbul’a yağsa bir hafta işler durur, haber olurduk. Küçük yerin derdi de küçük oluyor demek ki.

Bursa’nın tarihi bir ilçesi İznik. İlk yerleşimin MÖ 2500’lü yıllara kadar uzandığı İznik’te  325 yılında Hristiyanlık için önemli bir toplantı sayılan 1. ve 7. İznik Konsili toplanmış. İstanbul ve Bursa’ya yakınlığı sebebiyle Bizans ve Selçuklu arasında çeşitli yıllarda karşılıklı fethedilerek el değiştirmiş. En son 1300’lü yıllarda Osman Bey’in kuşatması sonucu İznik ve çevresi Türk’lerin eline geçip, Bursa yolu açılmış. Ama Bursa’yı alıp, devlet kurmak oğlu Orhan Bey’e kısmet olmuş. Orhan Bey, İznik’te ölen babası Osman Bey’i, vasiyeti üzerine daha sonra Bursa’ya defneder. Yani İznik ve Bursa, Osmanlı İmparatorluğunun temellerinin atıldığı yerdir denebilir.

İlk ziyaret noktam Ayasofya Müzesi veya Camisi. Türkiye’deki 3 Ayasofya’dan birinin burada olması İznik’in tarihi önemini belli ediyor. Trabzon ve İstanbul’daki Ayasofya Müzeleri’ne  göre küçük olan bu Ayasofya’nın, Orhan Bey zamanında çan kulesi yıkılıp camiye dönüştürülmüş. Yıllardır çatısı çökmüş metruk durumdaki yapı 2007 yılındaki tadilatla beşik bir çatıyla kapatılarak tekrar cami olarak açılmış. Yıkılmaya terk edilmişken çatısının kapatılarak korumaya alınması olumlu bir kararken, binaya uyumsuz malzemelerle restore edilmesi de bir o kadar kolaycı restorasyon örneklerinden olmuş.

Kiliseler genelde fazla ışığın içeri girmediği yarı aydınlık yapılardır. Fakat Ayasofya geniş bir boşluk ve yüksekliği sebebiyle ilk girişteki etkileyici görünümünün yanında içinin aydınlık olmasıyla da ilgimi çekti. Bu aydınlıkta tanıdık bir dokunuş hissettim. Tahmin ettiğim gibi bu etkininin Osmanlı döneminde Mimar Sinan’ın yan cephelere açtığı kemerler sayesinde olduğunu daha sonra öğrendim. Tavanda silik de olsa Hz İsa’ya ait freskler seçilebiliyor. Sıva üzerine yapılan bu çizimlerin çoğu depremlerin etkisiyle dökülmüş, kalanları da ışığın etkisiyle solmuş durumda.

İçeride cami olarak kullanılan yükseltilmiş orta bölümün dışında geriye kalan alanlar eski zemine ait toprak. Yani ibadet ve ziyaret yerleri birbirinden ayrılmış. Bu yüzden kapısında cami yazılan bir yere, ilk anda tuhaf gelecek şekilde ayakkabıyla girilebiliyor. Camilerin sıcak ve davetkar hissinin tersine içeride boş ve terkedilmiş bir hava vardı. Bir dönem kilise, sonrasında da cami olarak kullanılan böyle önemli bir yapının restore edildikten sonra, İznik’in tarihinin sergilendiği bir müze yapısı olarak kullanılması şu anki yarı cami yarı kilise şeklinden daha faydalı olabilirdi. 

Günümüzde eski kiliseleri cami olarak kullanma isteği niye bu kadar fazla? Orhan Bey zamanında zafer ve ganimet amacının yanında yapı yapmanın da zor olmasını düşünebilirim. Peki bugün tavanında, duvarlarında İncil’den sahnelerin resmedildiği bir yapının içinde ibadet etme arzusu nedendir? Ayrıca Ayasofya kelime olarak Ortodoks mezhebinde Tanrının üç özelliğinden biri sayılan ”kutsal bilgelik” anlamına geliyor. Yani Müslümanlığın benimsemediği bir referans. Bunun yanında Osmanlı döneminde eklenen mihrabın, genelde camilerin orta aksındaki dış duvarda olmasına rağmen burada zorunluluktan sağ çaprazda kalması, yakın zamanda konan süslemeli yeni minber bu yapıya zorlama olmuş. Binanın dışındaki ”Ayasofya Camii (Orhan Camii)” şeklindeki tabela da kafalardaki anlam karmaşasını gösterir gibiydi.

Birbirine paralel sokaklardaki az katlı binaların arasından yürürken arkeolojik kazı alanları gözüme çarptı. Devam eden bu çalışmalarda ortaya bir çeşit höyük çıkartılmış. Çeşitli dönemlere ait yaşam kalıntılarının bulunduğu alanları görünce yürüdüğüm bu yolların altında geçmişin izlerinin olduğu, kim bilir hangi zamanlarda yaşamış insanların evlerinin, okulların, sokaklarının üzerinde yürüdüğümü hayal ettim. Yaşam, birbirinin üstüne binerek değişmiş ve gelişmiş. Bizim yaşam alanlarımızın da bir gün üstü örtülüp yüzyıllar sonra kazıldığında ortaya avmler, gökdelenler, çıkar mı? Rahatsız etmeden sessizce yürümeye devam ediyorum.

İznik isminin ilk çağrıştırdığı konu tabi ki İznik Çinisi. Osmanlı döneminde İstanbul’daki cami çinilerinin büyük bölümü buradaki atölyelerden çıkmış. Hala çalışan bir kaç küçük atölyenin yanında, çini eserlerin sergilendiği ve satıldığı bir çok dükkan görmek mümkün. Bir atölyeye girip çömlek yapımını izliyorum. Toprağın suyla yoğrularak göz açıp kapayana kadar şekilden şekile girmesi, becerikli ellerin keyfince yoğurup çamura kimlik vermesi, ve ateşle hayat kazandırması. Kolay gibi gözüken bir kaç hareketle, birbirine karışan eller, çamurla dans eder gibi oynayıp bir anda bambaşka formlar çıkıyor ortaya.

Az ileride İznik isminin hatırlattığı ikinci isim, çini kaplı minaresiyle karlar içinde kendini gösterdi. Yeşil Cami. 1380’li yıllarda yapılan bu zarif ve sade cami Osmanlı mimarisinin ilk örneklerinden. Karşısında yine Osmanlı’nın ilk imarethanesi olan Nilüfer Hatun İmarethanesi artık İznik Müzesi olarak hizmet veriyor. Fakat restorasyon amacıyla kapalı. Bahçesinde İznik çevresindeki kazılardan çıkartılan ve yurt dışına kaçırılması engellenen lahitler, sütunlar ve çeşitli tarihi kalıntılar var. Hatta ünlü Medusa başlı kadın figürünün olduğu mermer parça da çıkan eserler arasında.

Kar altında fotoğraf çekerken bayağı üşüdüm. Isınmak için Yeşil Cami’nin karşısındaki kahveye girdik arkadaşlarla. İçerisi kalabalık değil. Köşe tarafta sıcaktan uyuyan yaşlı bir amca, diğer tarafta hararetli sohbet eden bereli, paltolu üç kişi daha var. Homurdanarak yanan ve kemiklerime kadar içimi ısıtan sobanın yanında çayın tadı da bir başka oluyor. Yaşlı amcalardan biri ne yaptığımızı merak ederek ”Bu soğukta İstanbul’da işiniz gücünüz yok mu” diye sordu. Haah işte sabah evden çıkarken aklıma gelen soruyu duydum sonunda. Yolda olmak, merak etmek bizim insanımıza genelde uzaktır. Gezmeye gidilecekse köye gitmek adettir. Eş, dost, büyükler ziyaret edilecekse gezilir. Yoksa farklı yer görmek çok makbul ve ihtiyaç sayılmaz bizim toplumumuzda. Bu gelenek yavaş yavaş kırılsa da amcalara garip gelmesi normal.

Tarihi yerler, orada yaşayan insana ilginç gelmez. Çoğu zaman bunu merak edenleri de şaşırarak izlerler. Bize de İstanbul’da normal gelen çoğu mekan yabancı turistlerin merak konusudur. Ama o tarihin etkileri, farkında olmasalar da yaşayanlara kültürel, güncel alışkanlıklarda çok şeyler bırakmıştır. Yüzyıllar önce hangi el işleri yapılıyorsa şimdi de insanlar onunla geçinir, eskiden arastaların olduğu sokaklarda simdi dükkanlar sıralanmıştır. Alışkanlıklar ve yaşamın izleri yüzyıllarca kaybolmadan o topraklara işler ve gelecek nesiller o topraklardan beslenir.

Bu kadar ısınmak yeter. Sıcakta öksürüğüm daha da arttı. Soğukta yürümek lazım demek ki. Kar biraz azalmışken İznik gölünü de gördükten sonra yola çıkıp Cumalıkızık’a doğru hareket ettik.

CUMALIKIZIK

Osmanlının erken dönem sivil mimari örneklerinin olduğu bu köyün kuruluşu, 1300’lü yıllara denk gelmektedir. Yani burada 700 yıllık Türk evleri görmek mümkün. Eskiden Uludağ etekleri ve vadiler arasında kalan köylere ”kızık” adı verilirmiş. Civar köylerden cuma namazları için bu köye gelindiğinden buraya da Cumalıkızık denildiği söyleniyor.

Buraya 5 sene önce de gelmiştim. Yerli turistlerin yanında Arap turist sayısının artması dışında pek bir şey değişmemiş. Aracı bıraktığımız meydanda yöresel ürünlerin satıldığı pazar yeri, gelen insanların en çok ilgisini çeken alan. Pazar yeri burada yaşayanlar için bir geçim kapısı olmuş tabi ki. Yıllardır bilinmeyen bu köy 15 yıl önce burada çekilen Kınalı Kar dizisiyle ünlendi. O günden beri de artık turistik bir yer oldu.

Sokakta yürürken, evlerin avlularına açılan kapıların olduğu yüksek sağır taş duvarlar insan boyu yüksekliğince devam ediyor. Pencerelerin ve yaşam alanlarının sokaktan görülemeyecek şekilde üst katta olduğu bu evler, yola taşan çıkmalarıyla birbiriyle sohbet eden komşu gibiler. Yağmur sularının evlere girmesini engellemek için yol ortaya doğru eğimli taşlarla döşenmiş. Yani ne kadar yağmur yağarsa yağsın belediyenin sandallarıyla kurtarılmayı bekleyen insanlar olmamış bu köyde.

Evlerde Türk Evi’nde kullanılan haremlik selamlık bölümleri de var. Eve gelen yabancı erkek ve kadınların birbirini görmemesi için mutfak ile oda duvarı arasına dönen bir dolap mekanizması yapılmış. Bir odadan koyulan yemek döndürüldüğünde diğer odadaki alabiliyor. Zamanla bu dolaplarla odalar arasında sevgililer birbirlerine mektup, hediye göndermeye başlayınca ”Ne dolaplar döndürüyorsun sen?” lafı da ortaya çıkmış. 🙂

Yerli ve yabancı turistlerin ilgi gösterdiği köyde turizm yolu yöresel ürünler satmaktan geçiyor. Daracık taş sokaklardaki eski Türk evlerinin sadeliğini ve naifliğini, gözleme ve kahvaltıcı tabelaları kirletmiş gibi. Bu sokaklarda sessizce evlerin içini inceleyerek, hatta konaklayarak yaşama tanık olmak yerine, sağdan soldan gözlemeci davetlerinin olduğu, avluda bir şeyler yiyip çıkmanın gezi sayıldığı bir yol tercih edilmiş. Yerel yönetimin birkaç evi alıp müze haline getirmesi, yöresel ürünlerin yetiştirilmesi ve toplanmasına tanık olmak için tarlaların düzenlenmesi, sergilenmesi belki daha farklı bir turizm merkezi haline getirebilirdi burayı.

Buraya gelenler de köyün içlerine arka sokaklara, evlerin içlerine girmektense, rehberlerin gösterdiği yolları takip edip, şuradan dönün, şurada gözleme yiyin önerilerinden sonra pazardan zeytin, kestane alıp dönmeyi tercih ediyorlar. 

Köyün içine doğru yürüyorum. Evlerin pencerelerine, içlerine bakıyorum. Üst katta perdenin arkasından bir kadın beni görüyor. Bacasından tüten duman ve beni görünce çekilen perde gözlemeciden daha doğal bir yaşamın izlerini gösteriyor. Belki burada yaşayanların bir kısmı da turistlerden sıkılıp evinde oturmayı tercih ediyordur. İnsanın ömrünü geçirdiği, sokaklarında büyüdüğü, koşturduğu köyünün, her gün farklı insanlarca dolup taşması, suratlarına fotoğraf makinelerinin uzatılması ne hissettiriyordur kim bilir. Bütün köy kendi halinde yaşayan ve gezebildiğimiz bir yer olsaydı çok mu bencilce düşünmüş olurum?

Devam ederken ileriden koşturan iki köpek önümü kesiyor. Yabancıların sınırlarını geçmesini pek de hoş karşılamayan bir tavırla havlayarak, beni istediği çizgiye kadar geri itiyorlar. Ben de bu isteklerini kırmayarak sakin sakin dediklerini yapıyorum. Etrafta kimse olmadığından köyün bu tarafı turizme açılmamış demek ki. Eee ıssız yerlere gitmenin o kadar riski olur. Neyse her şey sağlam. Arkadaşları daha fazla bekletmemek için köpeklerin verdiği gazla sokağı hızlı adımlarla aşağıya doğru indim.

Ooo herkes kestanesini, zeytinini almış, sıcak sıcak çaylarını da içmişler. Ne yapalım ben de otelde dinlenirim. Yarına rotada Bursa’nın merkezi var. Sağlıcakla kal Cumalıkızık, bir daha ki gelişime kadar fazla bozulma, Arap turistlere çok yüz verme, yoksa bizim oradaki gibi 500 senedir yangın çıkmayan ormanların bir kış gününde kül olur da, evin köyün apartmana dönüşür, ruhun duymaz. 

BURSA 2. GÜN

Güne Bursa’nın eski sur içi kısmından başlıyoruz. Şehrin en yüksek, korunaklı ve havadar noktası olduğu için yerleşim yeri olarak buralar seçilmiş. Surların kalıntıları az da olsa görülüyor. Artık bu tepeler nüfusu kaldırmayacağı için şehir, aşağılara inerek buradan kiremit tarlası olarak gözüküyor. Bursa’nın en güzel manzarasının görüleceği yer diyorlar burası için. Orhan Bey bu halde Bursa’yı görse almaktan vazgeçip İznik’e geri dönerdi belki de. Yattığı yerden görüyordur belki de.

Evet Osmanlı’nın ataları Osman ve Orhan Bey’in türbelerinin olduğu Tophane’deyim. İkisi de yanyana olan bu türbedeler. Yanlarında eşleri, çocukları, torunları da var. Her şeyin başladığı yer gibi burası. Osmanlı burada büyüyerek devlet olur ve İstanbul’a geçer. Devletin ilk başkentidir Bursa. Henüz padişahların saraylarının olmadığı o yıllarda Orhan Bey ve ailesi, burada konak benzeri evlerde yaşarlarmış. O yüzden Bursa’nın eski adı hükümdar, bey anlamına gelen ”Hüdavendigar Vilayeti” idi. Yıllar sonra Edirne, başkent ilan edildiğinde bile, hanedan üyeleri Bursa’da yaşamaktan vazgeçmezler.

Bursa Osmanlı’nın türbeler şehri olarak da anılır. Bu anlamdaki en önemli yapılardan Muradiye Külliyesi sıradaki ziyaret noktam. Fatih’in babası 2. Murat tarafından yaptırılan külliyenin girişinde ters T planlı, iç kısmında basamaklarla kot farkı oluşturulmuş Muradiye Camisi bulunuyor.

Caminin yanından bahçeye doğru girince servi ve çınarların gölgesinde bir çok mezarlık, mekanın huzur verici havasını hemen hissettiriyor. Farklı mezar taşlarından ilk dikkatimi çeken küçük boydaki çocuk mezarlıkları oldu.

Külliyenin merkezinde 2. Murat’ın türbesi var. 2. Murat’ın, “Allah’ın rahmeti, ister güneş ve ayın parlaklığı, isterse cennetin yağmuru veya çiği olsun, mezarımın doğrudan üzerine yağsın” diye vasiyet ettiği bilinmektedir. Bu yüzden türbenin kubbesinde yuvarlak bir boşluk bırakılmış, içinde de sanduka değil, üzeri toprak görülen bildiğimiz sade bir mezarlık koyulmuş. Böylece yukarıdan yağan yağmur, kar doğrudan mezara kadar iniyor. Bu mütevazi ve insancıl vasiyet ortama daha mistik ve etkileyici bir hava katıyor.

Türbeden dışarı çıktığımda arka tarafta büyük bir mezarlık daha vardı. Çeşit çeşit mezar taşları burada yatanların mesleklerini, rütbelerini, sosyal konumlarını anlatmak ister gibi sıralanmıştı.

Mezar taşlarındaki mermer işçiliği heykeltraş eserleri gibiydi. Burada bir devrin yöneticileri, aileleri ve yakın çevresinin yattığını düşünüyorum. Dışarıdaki mezarlıkların kim olduğu bilinmese de türbe içinde padişahın yanında ailesinden eşlerinin, çocuklarının ve yakınlarının sandukaları farklı boy ve isimlerde belirtilmiş. Bir çeşit aile mezarlığı. Aile fertleri küçük büyük, babalarının etrafında toplanmışlar. 

Uhrevi havadan çıkıp şehrin merkezine doğru yola çıktık. Bursa’nın neyi meşhur, neyi yenir problemlerini öğle saatlerinde iskender ve çikolata kaplı kestane şekeriyle zorlanmadan çözünce etrafı daha bir güzel anlamaya başladım. 🙂 Dönüş için hediye almak da var tabi. Kestane şekeri dışında ne olabilir diye düşünürken 1400 yılında yapılan, Anadolu’nun en büyük iç mekanına sahip Ulu Cami’nin yanına kadar geldik.

Gerçi yakında açılacak İstanbul’umuzun Çamlıca Cami’si yanında pek havası kalmayacak olsa da 600 yıllık birincilik ona yeter bence. 600 yıl önceki mimarı, bugün hala aynı teknik ve formda camilerin yapıldığını görse, çömez mimarların zaten kendisini pek de geçemediğini düşünüp inşaatında çalışan Karagöz gibi ”Bıyy bıyy bıyy” diye gülerdi heralde.

Evet Karagöz ve Hacivat‘ın Bursa’da yaşadığı söylenir. Hatta Ulu Cami inşaatında çalışmışlardır. İnşaat sırasında birbirlerine takılmaktan ve gevezelik etmekten diğer işçileri de güldürerek işi yavaşlatırlar. Caminin zamanında bitmediğini gören padişahın kulağına giden bu olay oracıkta kellelerinin vurulmasına sebep olur. Yokluklarına alışamayan ahali de deriden kuklalarını yaparak perde arkasında oynatmaya başlar. Çekirge semtindeki müze de bu anlamda bilgilendirici bir yer olmuş, ah bir köşede de onları oynatan bir perde görseydim saatlerce oturur izlerdim.

Ulu Cami’den çıkıp yürümeye devam ediyorum. Tekstil konusunda Bursa’da bir ticaret hacmi olduğunu az çok bilirdim. Bazı ünlü tekstil markalarının buradan çıkması da buranın piyasasını tahmin ettiriyor. Fakat bunun altında yatan asıl sebebin, yüzyıllar önceki kültürlerden kalan bir miras olduğunu öğrenmem caminin ilerisindeki Koza Han’a girince oldu.

1400’lü yıllarda İpek yolunun geçiş güzergahında olan Bursa, o dönemde dünyada en kaliteli ipeğin üretildiği birkaç noktadan biri olmuş. O yıllarda yapılan Koza Han, ipek böceği kozalarının satıldığı bir yermiş. Geniş dikdörtgen bir avlunun etrafındaki iki katlı yapının, alt katı dükkanlardan, üst katı da 95 tane han odasından oluşmaktaydı. Bugün yine aynı geleneği sürdürerek üst katta ipek ve yün ürünlerin satıldığı, her bir han odasının bir dükkan olduğu tarihi bir alışveriş mekanı olmuş.

Etrafta ipek kozaları satan çiftçilerin pazarlığını, ahırdaki atların ve katırların sesini duymasam da, geleneği devam ettirmek adına üst kattaki dükkanlardan ipek birkaç hediye alıp, alt kattaki avluda çay içerek eskileri hayal ettim.

Ne insanlar geçti buradan kim bilir? Katırların sırtında getirdikleri koza dolu sepetlerini satıp, geceyi üstteki odalarda geçiren, sabah namazını kıldığı Ulu Cami’nin büyüklüğüne hayran kalıp, Osmanlı başkentine de böylesi yakışır zaten diyen nice insanlar. Bugün onların yürüdüğü sokaklardan yürüdüm, taş sokaklar kaybolup asfalta dönmüşse de, o insanların dinlenmek için sırtını dayadığı hanın duvarları, ortasında su içtiği şadırvan aynı. Yüzyıllar geçip yollar,evler değişse de alışkanlıklar, tecrübeler, gelenekler bu taş duvarlardan nesilden nesile geçiyor. İleride bugünden unutulacak şeyler olursa belki Seyahat Notlarım günün birinde birilerinin hatırlamasına yardımcı olur. 

 

Kapadokya Gezi Yazımı  okumak için tıklayabilirsin

Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.