Bozcaada Seyahat Notlarım

Temmuzun ortalarında İstanbul’da sıcaktan yeterince bunalmışken hafta sonu için rotamızı Bozcaada olarak belirledik. İki ayda bir yaptığım gezilerime katılan arkadaşlarımla beraber hava henüz aydınlanmadan yola çıktık. Üçüncü kez gideceğim Bozcaada için iki gece üç günlük bir plan yapmıştım. Aslında adada sakince kafa dinleyip daha uzun da zaman geçirilir ama hiç yoktan iyidir deyip, hafta sonumuzu değerlendirmek istedim.

İstanbul’dan çıkıp Tekirdağ’a doğru giderken, güneşe hep beraber selam duran ayçiçeklerinin sağlı sollu sapsarı denizleri arasından geçtik. Üç saat kadar sonra alıştığımız masmavi deniz Gelibolu’da tekrar karşımıza çıktı. Önümüzde Çanakkale boğazını geçmek için ilk seçenek Gelibolu-Lapseki hattı. Biz onun yerine Eceaabat’tan Çanakkale’ye geçmeye karar verdik. Yol boyunca solumuzdan bizi takip eden masmavi denize, sağımızdan yeşillikler içindeki yamaçlar, eşlik ederken içimizi gideceğimiz yerin heyecanı sarmıştı bile…

Bozcaada Sokaklarından

Eceabat’a varmadan yolun sağındaki Akbaş Şehitliğini görünce, tatile gitmek için geçtiğimiz bu yollarda yüz yıl önce nice insanların acıları, kanları ve umutları olduğunu hatırladım. Biraz ileride diğer şehitlikleri de gösteren tabelalar belirince, daha önce gelmiş olsam da en yakın zamanda buraları tekrar ziyaret etmem gerektiğini hissettim.

Göz at: Bozcaada Gezi Rotası

Gelibolu Yarımadası

Yola çıktıktan dört saat kadar sonra Eceabat’a varmıştık. Vapur kuyruğu fazla değil. Arabayı sıraya sokarken cama elinde bir şeyler satan bir çocuk yanaştı. ”Abi vapurun saati yok, dolunca kalkacak.” ”Biliyorum” dedim. ”Abi gidiş 35TL, yolculara para alınmıyor.” diye ekledi. ”Biliyorum sağol” ile tekrarladım kendimi. ”Abi bu kadar bilgiden sonra, sen de benden üç anahtarlık alırsın herhalde?’‘ ”Üç taneyi ne yapacağım” deyince. ”Eşe dosta hediye getirirsin, bir anıttan, bir seyit onbaşı, bir de dur yolcu olandan vereyim” derken neyse ki araç sırası devam etti de ben de vapura binmek zorunda kaldım.

Yirmi dakikalık vapur yolculuğu ile araba sürmeye kısa bir mola verip biraz deniz havası almış olduk. Çanakkale’de indiğimiz vapurdan İzmir yönüne devam ederken Geyikli Bozcaada tabelasını görmek heyecanımızı biraz daha arttırdı. Zeytinlikler arasında kıvrıla kıvrıla geçtiğimiz köy yollarında, Bozcaada’ya yaklaştığımızı belirten ve azalan kilometre yazılarını görünce ”Acaba adaya karadan da geçiliyor mu?” diye kendi kendime gülerek düşündüm. Yoksa ada olan bir yere 4km, 3 km kaldı diye yazmanın başka bir anlamı mı vardı? Kalan kilometrelere deniz dahil mi değil mi? Bilemedim. 🙂

Tenedos

Bozcaada Kalesi

Neyse Geyikli iskelesine vardığımızda günün ikinci vapuruna da binip, keşfedeceğimiz adaya doğru denizi köpürtmeye başladık. Yolculuk bir saate yakın süreceğinden üst kata çıkıp kızıma martıları ve denizi gösterebilirdim. Vakit öğle saatlerine doğru yaklaşırken hala kahvaltı yapmamış olduğumuzdan, birer çay ve tostla açlığımızı bastırdık. Arkadaşlarıma, ”Biraz daha dayanın. Kahvaltı için üzüm bağları içinde bir bağ evine gidiyoruz. Daha ne olsun.’‘ diyerek de beklentilerini yükseltmeye çalıştım.

Adaya indiğimizde bizi karşılayan bir iki katlı evler, dar sokaklar ve mutlu insan yüzlerini görünce İstanbul’dan çok uzaklarda olduğumuz anlaşılıyordu. Ve bu hissiyata henüz öğle saatleri olmadan varmak da bana bir o kadar güzel hissettirdi.

Seyahat ettiğim yerlerde hep yüzyıllar önce buralara kimler ayak basmış, nasıl yaşamışlar, sokakları bugünden ne kadar farklıymış diye düşünmüşümdür. Adanın geçmişi de antik çağa kadar uzanıyor. Yunan mitolojisinde Tenedos ismiyle anılan ada coğrafi konumu ve önemi sebebiyle çağlar boyu savaşlarla el değiştirmiş. En son 1923 yılında Gökçeada ile beraber Yunanistan’dan bize geçmiş. Adada 1960’lı yıllara kadar Türk ve Rumlar beraber yaşamışlar. Bugün geçerliliği kalmasa da Türk ve Rum mahallesi denilen kısımları oluşmuş. İki tarafın da kendine has yapıları ve sokakları var.

Eski Rum mahallesindeki evler bugün genellikle lokanta ve pansiyon olarak kullanılan, rengarenk masalarla donatılmış, adanın akşam yemeklerinin ve muhabbetlerinin geçtiği bölge. Akşamları Ege’ye has mezelerin ve deniz ürünlerinin yenilebileceği bu hareketli sokaklarda gündüzleri de sessiz ve sakince gezinti yapıp, fotoğraf çekmek adanın olmazsa olmazları arasında…

Adından da bozluğunu ele veren Bozcaada, Çanakkale boğazının çıkışında olduğundan rüzgara çok açık. Bu da ağaç yetişmesini engellemiş. İç kesimler bir miktar yeşil olsa da denize bakan tarafları genelde maki ve ufak çalılıklardan oluşuyor. Ama bu rüzgarın bir faydası da nemin burada çok az olması. İstanbul’dakiler yanıp terlerken burada püfür püfür esen rüzgarda serin sulara girmek mümkün. Nemin az olması ayrıca adada üzüm yetişmesini de kolaylaştırmış. Bu sayede ada şaraplarıyla da tanınır olmuş.

Bozcaada’da başka ne mi var? Sonrası tabi ki adanın nimetleri, dinlencesi, sakinliği… Genel olarak ölçekler küçük, market yerine bakkallar var. Hatta bakkallarda poşet yerine kese kağıtları var. Bu bile iyi hissetmenizi sağlıyor. Detaylı programı Bozcaada Gezi Rotasında yazdım. Ama özetle sakinlik, lezzet ve temiz deniz için Bozcaada’ya 3-4 günlüğüne gelmekte fayda var. Bir hafta sonunuzu uzatın ve mutlaka adanın topraklarına ayak basın. 

Bozcaada Rüzgar Gülleri

Bozcada’da Rüzgar Gülleri

Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.