Eminönü’den Pera’ya

Değişen İstanbul

Bu pazar sabahına hayatımı değiştirebilecek bir olayla başlamak istedim. İstanbul’un umut kapısı Nimet Abla’da kuyruk yokken bir piyango bileti aldım. 1930’dan beri bir çok kez büyük ikramiyeyi kazandıran bu bayinin tüm ülkede şans dağıttığı düşünülür. Bu yüzden yılbaşı öncesi önünde sıra eksik olmaz. Etraftaki güvenlik görevlilerinin konuşmalarını ve iş paylaşımlarını görünce birazdan kalabalığın daha da artacağı anlaşılıyordu. Yeni yıla bir hafta kala umudu cebime koyup bir zamanların kuşlu camisine yöneldim.

Kuşlarla dolu merdivenleriyle İstanbul’un görsel hafızasında özel bir yer tutan, filmlere, fotoğraflara mekan olan Yeni Cami’nin etrafı brandalarla kapatılmıştı. Temeli Osmanlı’nın zor döneminde atılan ve yapımı çok uzun süren cami hala bitmemişti de acaba padişahın aklına yeni eklemeler mi gelmişti diye düşündüm. Değilmiş. Cami’nin inşaatı 1665’te bitmiş. Brandaların arkasındaysa her yerde görmeye alıştığımız niteliksiz restorasyonlardan biri sürmekteydi. Görünce içim sıkıldı. 

 

 

 

 

Anadolu tarafından vapurla Eminönü’ne yanaşırken gözümüze ilk çarpan Yeni Cami’nin yapıldığı yıllarda deniz kenarında olduğunu düşünürsek, sağında Süleymaniye Camisi, solunda Ayasofya Camisi ile ne kadar etkileyici bir siluet yarattıkları kolayca hayal edilebilir.

Yan yana sıralanmış iskelelerden kalkan vapurlarla Kadıköy ve Üsküdar’a, tramvay ile Beşiktaş ve Sultan Ahmet yönüne açılan bir kavşak Eminönü. Osmanlı‘dan beri ulaşım ve yaşam merkezi olmuş, hareketli, kalabalık ve yaşayan bir semt burası. İmparatorluk sarayının da burada olması nedeniyle konutların yanı sıra önemli ticaret ve dini yapılar da burada toplanmış.

Kıyıda balık ekmek satanların bağırışları, vapurdan inip işine koşturan insanların yaşam mücadelesi, etrafı fotoğraflayan turistler ve bunların yanında otobüs, taksi ve tramvay sesleri eksik olmaz Eminönü’nden. Ama bugünlerde turistlerin de bir hayli azalmış olması nedeniyle, alıştığımın aksine sakin ve sessiz görünüyor. Karşı kıyıya, Karaköy’e geçmek için köprünün merdivenlerinden çıkarken metro için yapılan köprü de Leonarda Da Vinci’nin kemiklerini sızlatırcasına silüette yerini almıştı  çoktandır.

Tarih boyunca Haliç’in iki yakasını birbirine bağlayan birçok köprü yapılmış. Hatta Sultan  2. Beyazıd, Leonardo Da Vinci’ye bile bir köprü tasarımı sipariş etmiş. Fakat bu proje padişahın onayını alamadığı için uygulanmamış. Bugün Haliç üzerinde Unkapanı, Haliç, Metro ve Galata olmak üzere dört köprü uzanıyor. Galata köprüsü, geleneksel İstanbul ile yeni İstanbul’u bağlayan, kafeleriyle, balıkçılarıyla, turistlerle sürekli yaşayan bir hat.

Köprünün alt katındaki kafelerin önünden yürümektense, balıkçıları seyrederek üst kattan geçmeyi tercih ettim. Eminönü’nden Karaköy’e doğru giderken hep sağa doğru bakarak yürürüm. Fonda deniz ve vapurlar, önde sıra sıra oltalar ile bir sürü balıkçı. Kovalarına bakıyorum, balık var mı diye? Geneli boş bu saatte. Bir tanesi oltasını çekiyor, kolye gibi dizili küçücük istavritler, ne yapacak ki bunları, temizlesen ne kalır geriye? Diğeri oğluna anlatıyor oltayı nasıl fırlatacağını ‘‘Haydi koçum yolla bakalım’’ diyor gururlanarak. Kızım da büyüse gelir miyiz balık tutmaya acaba? diye düşünerek yürüyorum. Yaşayan İstanbul’dan, çalışan İstanbul’a geçiyorum, Karaköy’e.

 

Karşı yaka anlamına gelen Pera denilirmiş eskiden Karaköy’e. Osmanlı için Avrupa ile iletişim ve kaynaşma noktasıydı burası. Halen de öyle bence. İskeledeki ve Bankalar caddesindeki Batı tarzı binalar, dünyadaki en eski metrolardan biri olan tarihi Tünel, Galata Kulesi ve İstiklal Caddesi, yeniliği, canlılığı ve gelişmişliği çağrıştırır bana.

Galata Kulesi’nin altından tepesine doğru bakıyorum. Beşyüzyıl önce Hezarfen Ahmet Çelebi kanat takarak buradan Anadolu yakasına kadar uçmuş. Kuşların kanatlarını ve rüzgarın etkisini gözlemleyerek yaptığı çalışmalar bugünkü uçaklara da ilham vermiş ama fikirleri o zamanki dünyaya uygun olmadığından yasaklanmış. Peki bugün  Hezarfen’i dünyaya tanıtacak bir heykel, yazı, resim bu meydanda olamaz mıydı? Kulenin tepesine çıkıp İstanbul’a saplanan gökdelenleri görmektense, altında bir çay içip İstiklal Caddesi’ne çıkan yokuşu tırmanmayı tercih ettim.

Yokuşun sonuna ulaştığımda, tarihi tünelin çıkış noktası olan meydan, polis barikatlarıyla çevriliydi, aramalar, kontroller vardı. Geçen hafta Beşiktaş’ta patlayan bombalar ve Ankara’da yaşanan büyükelçi suikastından sonra özellikle konsoloslukların önündeki güvenlik önlemleri hayli fazlaydı. Acaba bu kadar önlemle daha mı güvendeyiz yoksa daha mı tedirgin?

Artan önlemler yüzünden rahat fotoğraf çekmek de zor. Zaten fotoğraflanacak binaların çoğu restorasyon amacıyla kapatılmış. Cephelerine maskeler takılan ve maskelerin arkasında içleri boşaltılacak bu binalar da yakında kimliksiz birer maket olacak.

Galatasaray Meydanı’na yaklaşırken çan sesleri duydum, sağımdaki St. Antuan Kilisesi Noel için süslenmişti, girdim. Gotik tarzdaki binada renkli vitraylardan süzülen  ışığın ve tütsü kokularının içinde ayini dinlemek huzur vericiydi ama yoğun güvenlik önlemlerinden kaynaklı tedirginliğim yüzünden fazla kalamadım. Caddeye çıkınca gördüğüm yüzlerde de benzer bir tedirginlik vardı.

Biraz yürüdükten sonra Balık Pazarı’nın ışıklı tabelalarını ve kokoreç kokusunu fark ettim. Buraya kadar gelmişken yemeden geçmek olmazdı, biraz dinlenir, uzun zamandır gelmediğim Nevizade Meyhaneler Sokağını görürüm diye içeri girdim. Yağda cızırdayan midye tavanın ve bıçak sesleriye tempo tutan kokoreççcinin arasında bir lokantaya oturdum. Birer porsiyon midye dolma ve tavamı bitirince günün kalan yarısının daha keyifli geçeceğini hayal ettim.

Tekrar caddeye dönerek ilerideki kitapçılardan birinde zaman geçirmeyi düşündüm. Üst katında kahve içerken, İstiklal’i izleyip saati akşam ederim. Tiyatro sahnesine benzer burası, kostümler, makyajlar, renkler farklı ve canlıdır. O yüzden ‘‘İstiklal’e Çıkmak’’ denir. Kendini burada daha entellektüel, daha sosyal, daha İstanbullu hissedersin. Veya hissederdik.

Hatırladım. O günler artık çok geride kalmıştı. Caddedeki kitapçıların birer birer kapanıp, ağaçların söküldüğünü, uzun zamandır kapalı AKM’de tiyatroya gidemediğimi hatırladım. Zaten artık kimse beton kokan İstiklal’e çıkmıyordu. Cebimde sabah aldığım bileti yoklayarak, bizimkilerin takılmaya başladığı Beşiktaş’a doğru uzaklaştım.

 25.12.2016 

* Fotoğraflar önceki dönem çekimlerimdendir.

 

Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.