Ada Hikayesi – 2 … Kara Göründü

Ada vapurunun terasındayım. Martıların karbonhidrat alımı başlamış yine. Turistlerin bir numaralı eğlencesi bu… Kuşları simit, tost ekmeği ve hatta bisküvilerle beslerken, diğer arkadaşına da kendisini belgeleterek etiketi prim yapan paylaşımını sosyal medyaya sunma arzusu. Ama birileri bu martılara kendilerinin etçil ve balık yemesi gereken bir hayvan olduğunu hatırlatması lazım. Karbonhidrat ala ala av merakları da kaybolmuş, hazıra alışmışlar anlaşılan.

Terasta sahlebimi bitirip, yeterince martı şişmanlatan turist fotoğrafladıktan sonra vapurda gezinmeye devam ettim. Ada vapurunda genelde fazla oturmam, her salonda biraz gezinerek gidip gelenlerin hallerini izlerim. Kapalı salondan geçerken biraz da ısınarak merdivenlerden tekrar aşağıya indim.

Orta kısımda büyük bir paket gözüme çarptı. ”Kasap Fikri Büyükada” yazıyor üzerinde. Demek ki adaya giden tek yolcu marul, biber ve biz değiliz. Bonfileler de poşetlenip sallana sallana karadan açılmışlar bizimle berabar. Ve yine demek ki, ben bu başıboş sahipsiz torbayı alıp kaçsam, ada insanı bir müddet etsiz kalacak. Anlaşılan o ki ada vapuru eskisi gibi yandan çarklı olmasa da hala çok güvenli ve ada esnafı etini, marulunu kimseye emanet etmeden vapura bindirebiliyor. Onlar da uslu uslu denizi seyredip kendilerini alacak birini bekliyorlar. Renkli yermiş bu ada vapuru…

Açıktaki orta alanda yeterince üşüdükten sonra alt kattaki basık tavanlı göçmen salonuna uğrama vakti geldi. Eskiden birinci sınıf, ikinci sınıf mevkileri varmış bu vapurların. Ne kadar para verirsen ona göre salonda gidermişsin. Şimdi nerede istersen orada uyu, aynı para. Arkadaş bu vapurda uyanık olmak çok mu zor. Niye üç kişilik yeri mabadıyla kaplar ki insan. Hiç sevemedim bu alt salonu. Bu devirde ikinci mevki gibi. İçeridekiler meraklı gözlerle bana bakarken hiç oturmadan rüzgara inat kapıyı tekrar açıp, açık alana çıktım, belki içeridekilere biraz temiz hava gelir diye…

Bir bisikletli, açıkta oturmuş denizi seyrede seyrede yolculuğun tadını çıkartıyordu. Turist olduğu belli, bir fotoğraf çekmek için yaklaşıyorum, üşümekten çok da sallamayıp, ”çek” dercesine bakıyor kamerama. Belli ki birileri ”Bisiklet süreceksen buralarda olmaz, git adalara, senin gibiler çok var orada” demiş ki almış bisikletine de bir bilet, çıkmış havadar bu yolculuğa… ”Öyle ya sen İstanbul’u Amsterdam mı sandın? İki teker iki pedalla gezilir mi bu kaldırımlarda, bu yollarda. Buralar hep büyükşehir namı diğer metropol… Git adaya ne halin varsa gez.” demiş olabilir. En azından arabalar adaları işgal etmeyene kadar… Hala değişmediyse 80 yıl önce Atatürk koymuştu kuralı.

Yıl 1936… Atatürk Büyükada’ya ayak basar ve 10 dakika yürüme mesafesindeki Splendid Otele gidecektir. Tabi önceden Ata’yı otele götürmek için yasak olmasına rağmen otomobil hazır bulundurulur. Atatürk vapurdan inip kendisini bekleyen aracı görünce ”Adada araç yasak değil mi? Kaldırın bu otomobili çabuk” der ve otele kadar vatandaşların arasından yürüyerek, onları selamlayarak geçer. Tıpkı Heybeliada’da bir müddet yaşamış olan İsmet İnönü gibi… Ada halkıyla beraber sokaklarda dolaşıp denize giren, meşhur ”çivileme” dalışını yapan bir dönemin Cumhurbaşkanı sıfatındaki kişiler. Onlar bu yüzden halkçı olmuşlar ve halk tarafından unutulmamışlar demek ki.

Uzakta kara görünmeye başladı. İlk durak yaklaştıkça orta yaş üstü bir kaç kişi hareketlenmeye, bulmacalarını, örgülerini toparlamaya başladı. Camdan dışarıya merakla bakanların arasında tatlı uykusundan uyanan Ortadoğu kökenli turist babalar da vardı. Bir tanesi bana ”Büyükada burası mı?” diye sordu kendi diliyle, ingilizce arasında bir tonda. Ben de ”Yok yok sen uyu, ben seni uyandırırım gelince” der gibi el işareti yaptım selfi çubuğunu hazırda tutan babaya…

İlk iskeleye yanaşan vapurdan inen pek olmadı. Binen yaşlı amcaların yanında bir de büyükçe bir el arabası dahil oldu açık alan mevkiine. Eskiden beri daha çok alt gelir gruplarına ev sahipliği yapan Kınalıada tabelasına bir dahaki sefere gelmek için söz vererek çözdük halatı çapraz bağlandığı babadan.

ada mal nakliyesi

Yeni gelenler kendilerini salonlara yerleştirirken ben hala açıkta marulları beklemekteyim, başlarına bir şey gelmesin diye… Çok geçmeden kıyıdan görünen minimalist camisiyle Burgazada’ya, yani Sait Faik’in kara sularına yanaştık. Yeşil renkli kalın halat, karadaki görevliye fırlatılıp iki ters bir düz şeklinde bağlandı babaya… Kaçmak istese de vapur, gerim gerim gerinerek izin vermedi buna emektar halat. Bir kaç kişinin inmesinin ardından marul ve biber kasasını bir genç yüklenip atınca iskeleye, tamam dedim, marulları takip et, Sait Faik’e doğru gitme vaktidir artık.

sait faik burgazada

Benim için kara göründü şimdi iniyorum. Esmer baba istifini hiç bozma sen. İleride nasıl olsa görüşürüz.

Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.