Denizli Gezi Rotası

Denizli travertenleri

Bu ay ki hafta sonu rotam İstanbul’a 600 km,  mesafedeki DENİZLİ... Hafta sonu o kadar uzak yere de gidilir mi demeyin, sabah erken saatteki bir uçuşla Türkiye’nin her yerine hafta sonu gidilebilir. Seyahat için yaz tatillerini veya bayram tatillerini beklemeyin. Çünkü o tarihlerde hem uçuşlar pahalı hem de gideceğiniz yerler kalabalık olacaktır. Kısa da olsa, daha önce gitmediğim yerleri görerek beğendiklerime, tekrar gelmek için uzun planlar yaparım. Bu yüzden 1-2 gün demeden yeni yerler görmek güzeldir. İşte gezinin detayları …

DENİZLİ ROTASI VE GEZİLECEK YERLER

Sabah saatlerinde arkadaş grubumuzla vardığımız Denizli Çardak Havaalanı’ndan kiraladığımız araç ile şehir merkezine doğru yola çıktık. Uçakla geldiğimiz bu tür yerlerde 9 kişilik panelvan tipi araçlardan kiralıyoruz. Hem daha ekonomik, hem de yol boyunca muhabbetli oluyor.  Havaalanı, Denizli merkeze 70km mesafede. Günün ilk yarısındaki durağımız Hieropolis Antik Kenti ve Pamukkale bölgesi olacak…

 

HİEROPOLİS

Tarihçesi

Arkeoloji literatüründe “Holy City” yani Kutsal Kent olarak adlandırılan Hieropolis kentinde bilinen bir çok tapınak ve dinsel yapının kalıntıları bulunmakta.

Kentin kuruluşu hakkında bilgilerin kısıtlı olmasına karşın; Bergama Krallarından II. Eumenes tarafından MÖ. II. YY. başlarında kurulduğu ve Bergamanın efsanevi kurucusu Telephosun karısı, Amazonlar kraliçesi Hieradan dolayı, Hierapolis adını aldığı söyleniyor.  Hierapolis Roma döneminden sonra Bizans döneminde de çok önemli bir merkez olmuş. Bu önem, MS. IV. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlık merkezi olması (metropolis), MS. 80 yıllarında, Hz. İsa’nın havarilerinden olan, Aziz Philipin de burada öldürülmesinden kaynaklanmaktadır. Hierapolis, XII. yüzyıl sonlarında Türklerin kontrolüne geçmiş.

Bugünü

Sabahın erken saatlerinde vardığımız Hierapolis Antik Kenti’nin güney kapısı tarafından şehre giriş yaptık. Girişteki haritayı incelediğimde 2000 yıl öncesindeki şehirleşmeyi hayal edip, etkilenmemek elde değil. Sokakları, dini yapıları, hamamı, spor salonu ve tiyatrosuyla tam bir merkez…

Yüzyıllar önce bu taşlı yollarda yürüyen insanların günleri nasıl geçmiş, nelerden konuşmuşlar, dünyaya nasıl bakmışlar acaba? Tiyatrolarımız bugün bile dolmazken 2000 yıl önce insanlar neye ihtiyaç hissedip, tiyatroyu, spor salonlarını kentlerinin merkezi haline getirmişlerdi. Bütün bunları düşünerek tepedeki antik tiyatronun yokuşunu tırmandım.

Dışardan bakıldığından yamaca oturmuş, klasik bir amfi tiyatro havası gözükse de üst tarafından girdiğimdeki etkisi çok farklıydı. Dik basamaklardan oluşan oturma sıralarından, mermer kabartmalar ve heykellerinden oluşan  sahnesine bakmak çok etkileyici… Yaklaşık 10.000 kişi kapasiteli tiyatro, yapılan restorasyonlar sonrası aslına uygun olarak düzgün şekilde korunmuş. Tiyatronun tasarımından burada gladyatör dövüşlerinin yapıldığı tahmin ediliyor. Seyircilerin vahşi hayvanlardan korunabilmesi için oturma yerleri ile sahne arasında yaklaşık bir metrelik yükseklik farkı var.

Bu etkileyici tiyatroda etrafı bir müddet seyredip, aşağıya Antik Havuz’a doğru inelim. Hieropolis’in şahip olduğu şifalı su sayesinde şehrin etrafında 15 kadar hamam varmış. Hatta hamamların bazıları şehrin girişlerine yapılarak dışarıdan gelenlerin öncelikle temizlenmesi istenirmiş. Pamukkale gibi bir oluşumu da içinde barındıran şifalı sular ile şehir tam bir sağlık merkezi olarak kullanılmış.

Yüzyıllar önce sütunlu caddenin yanındaki agoraya ait sütunlar depremler sonrası oluşan kırıklığın içine yıkılmış. Yeraltındaki kaynak sularla da dolarak havuz haline gelen bu alan günümüzde turistlerin uğrak noktası… İçinde yüzmek için ekstra 30 TL ücret ödenen havuz, kalabalıklığından dolayı bana pek çekici gelmese de antik sütunların üzerinden geçerek ve devasa kolonlara dokunarak yüzmek farklı bir deneyim gibi gözüküyor.

Havuzda biraz dinlenip sütunların üstünden bata çıka yüzen turistleri izledikten sonra sıra Denizli’nin çoğumuzun bildiği kısmına geldi.

 

PAMUKKALE TRAVERTENLERİ

Geride bıraktığımız amfi tiyatrolar, sütunlu caddeler, tapınaklardaki sert havadan sonra iki tepe arasında bembeyaz bir vadi karşımıza çıktı. Tarihi kalıntıların etkisi burada birden yumuşamış beyazlığın sayesinde ortama ferahlatıcı bir hava katmıştı. Suyu gören kızımın da kolumdan çekiştirmesiyle biz de paçalarımızı sıyırıp, 2000 yıldır şifahane olarak kullanılan bu sulara ayaklarımızı soktuk.

Pamukkale’nin aslına bakarsak, yer altında suda bulunan kalsiyum karbonat, dışarıda oksijenle temas edince çökeliyor ve tortulaşıp travertenleri oluşturuyor. Suyun içindeki mineraller sayesinde rengi beyaz ve kaynak suyu olmasından da sıcaklığı 35 ile 100 derece arasında değişiyor.

1990’lu yıllarda ülkemizde ünlenen Pamukkale etrafında yapılan oteller yüzünden kararma tehlikesi geçirse de şimdilerde kapatılan tesisler ve alınan önlemlerle yine eski beyazlığına kavuşmuş gibi… Belirlenen travertenlerdeki havuzlara girilerek tümünün kirlenmesinin önüne geçilmiş.

Travertenlerin keyfini yeterince çıkarttıktan sonra, kızımı zor da olsa sudan kopartarak taşlık basamaklardan ayaklarımızı sürte sürte dışarı çıktık. Yüzyıllar önce kim bilir kimler, bu sulardan medet umarak şifa bulmaya çalışmış ve vadinin ortasındaki bu beyazlığa hayran kalıp şehirlerini onun etrafında yerleştirmişler. Tüm bunları düşünerek geldiğimiz Güney Kapısı’na doğru giderken artık acıkan karnımızı doyurmanın vaktiydi.

 

DENİZLİ’DE NE YENİR?

Günün öğle saatlerinde gezinin en keyifli aşamasına geldik. Denizli’nin meşhur fırında yapılan TANDIR KEBABI... Kuzu etinden yapılan kebap sabah saatlerinde fırına veriliyor ve her saat sertlik durumuna göre pişen bölgesi servis ediliyor. Tamamen kendi yağıyla pişen kebabın yanında pidesi, domates, soğanı da olmazsa olmazlardan. Kebabın yanında olmayan şey ise çatal bıçak. Mekan sahiplerinin söylediğine göre Denizli kebabı elle yenir, o yüzden çatal vermiyorlar. Biz de söylenene uyduk ve neredeyse kişi başı iki porsiyon yiyerek gezimizin ağırlık merkezini kebapçıların olduğu sokak olarak işaretledik.

Merkezdeki Sarayköy Caddesi’nde bir çok kebapçı bulmak mümkün. Bunlar arasında Şen Kardeşler, Baki ve Halil Usta ünlü olanlarından… Denizli Kebabı buraya gelindiğinde mutlaka denenmesi ve tekrarlanması gereken bir lezzet.

GÜNEY İLÇESİ

Günün ikinci yarısında Denizli’nin kuzeyine doğru yola çıktık. Şehir merkezinden çıkıp üzüm bağlarının ve Menderes nehrinin yanından geçerek Cindere Barajının olduğu alana kadar devam ettik. Buralara sadece nehir kıyısından geçen yolunu ve etrafı görmek için bile gelinebilir. Amacımız barajın sağından tepeyi çıkıp resimlerine hayran kaldığım Güney Şelalesini görmekti. Fakat yukarı çıktığımızda tepeden cılız bir şekilde akan, fotoğraflardakine pek benzemeyen şelalemsi bir suyla karşılaştık. Moralleri bozmadan buraya kadar gelmişken baraj ve yeşillikler içindeki manzaraya doğru yorgunluk kahvemizi içelim dedik.

 

Etrafta bu kadar üzüm bağı olmasından dolayı Güney’in kendi adıyla meşhur bir de şarap fabrikası var. Buralara kadar gelmişken üretim tesisini görmek için köyün içine girdik. Aracımızla taşlık ve yokuş köy yollarından geçmek biraz zor olsa da üzüm dolu traktörleri görünce fabrikayı bulduğumuzu anladık.

Girişteki kulübede her şarap türüne ait farklı cins üzümlerin kilogram alış fiyatlarını gördüm. Tesisten içeri girdiğimizde burnumuza gelen keskin ve acı bir koku, üzümlerin ezildiği yerden geliyordu. Kabuklarından ayrılan üzümler fermante olmak için kalitesine göre büyük sac silolarda veya ahşap fıçılarda saklanıyor. Sofralık olanlar tabi ki büyük silolarda bekletilen, diğerlerine göre daha ucuz olanlar. Pahalı olanlar ise bodrum kattaki mahzende ahşap fıçıların içinde yıllarca olgunlaştırılıyor.

DENİZLİ’DE 2. GÜN

Cumartesi Denizli’nin önemli yerlerini görmüştük. Şehir dışında Keloğlan ve Kaklık mağarası, Laodikeia ve Tripolis antik şehirlerinin açık hava müzeleri de olduğu halde, kalan zamanımızda hepsine yetişmek zor olacağından uzun zamandır görmek istediğim Burdur sınırlarındaki SALDA GÖLÜ‘nün Denizli’ye yakın olduğunu gelmeden önce farketmiştim ve 2. günkü rotama ekledim.

Sabah kahvaltı sonrası Denizli şehir merkezinde kısa bir tur attık. Pazar günü olduğundan çoğu yer kapalıydı. Gazi Mustafa Kemal Bulvarındaki Atatürk Evi ve Etnografya Müzesi buraya kadar gelmişken görülmesi gereken bir yer. Öğle saatlerinde güneye, Burdur istikametine doğru yola çıktık. Yol üzerindeki Serinhisar ilçesi, Türkiye’nin leblebi üretimi konusunda Çorum’u da geçmiş bir ilçe. Molamızda aldığımız çeşit çeşit leblebilerle Salda Gölü’ne doğru yola koyulduk.

Yaklaşık 1 saatlik yol sonunda köyün içinden geçerek Türkiye’nin Maldivleri olarak bilinen gölün kıyısına ulaştık. Turkuaz rengi bir su ve bembeyaz kıyısıyla göl bizi yüzmeye heves ettirse de, yer yer dip akıntıları olduğundan yüzmek tehlikeliymiş. Biz de manzaraya karşı ayaklarımızı suya sokarak biraz dinlenip uçağımıza yetişecek zamanda dönüş yolumuza çıktık.

Hafta sonu biraz yorgunluk, bolca muhabbetle ve erken plan sayesinde çoğumuza zor gelebilecek, belki hiç akla bile gelmeyecek Denizli rotasını tamamladık. Çoğunlukla Pamukkale travertenleri ile ünlü Denizli’de çok farklı yerler görüp, lezzetli kebaplar tattık.   Her zaman dediğim gibi yorgunluk olmazsa keyif de olmaz. O yüzden ”Yolda olmaya devam edelim, çünkü  YOLDA OLMAK GÜZELDİR.”

Eylül 2017

Hierapolis'te ben

 

Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.