Tünel’den Tophane’ye Gezilecek Yerler

“1000 GÜN 1000 YER projesi kapsamında ilk ay Beyoğlu’ndan yola çıktım. Sosyal medya hesaplarımda her gün yaptığım paylaşımları, burada da toplu olarak yayınlıyorum. Bu sayede siz de adım adım İstanbul keşfime katılabilirsiniz. Bu seferki rotamız Tünel’den Tophane’ye kadar görülmesi, bilinmesi gereken yerler.”

1000 GÜN 1000 YER nedir diye merak ediyorsanız önce “Tanıtım” yazımı okuyabilirsiniz.

 

1000 GÜN 1000 YER / 20.GÜN

GALATA KULESİ

Tünel meydanının sol tarafındaki, Galip Dede Caddesi’nden yokuş aşağıya iniyorum. Rengarenk müzik aletleri satan mağazalardan sonra, daha da renkli meyvelerle dolu raflar geride kalıyor.

İki yanda binalarla sıkışan yokuşun ortalarına geldiğimde sağda bir boşluk beliriyor. Kafamı kaldırdığımda beklemediğim boyutlarda, bu zamana ait olmadığı çok belli olan Galata Kulesi karşılıyor beni.

400 yıl kadar önce tam buradan, önündeki taş duvara bakarken Hezarfen Ahmet Çelebi ne düşünmüştü acaba? Merdivenlerle çıkacağı kuleden aynı yoldan inmeyeceğini kafaya koyarak, kanatlarını takıp Galata Kulesi’nin gönlünde olan, Kız Kulesi’ne doğru kendini boşluğa bırakmış ve karşı kıyıda Üsküdar’a inmiş. Ama bunca zamandır yaptığı icada layık herhangi bir anıt, ne bu meydanda ne de karşıda konduğu Doğancılar Meydanı’nda yapılmadı.

Kule ilk olarak 5.yüzyılda yapılmışsa da çeşitli depremler ve yangınlardan sonra tahrip olmuş, sonunda 1300’lü yıllarda Cenevizliler tarafından bugünkü haline benzer şekle getirilerek Ceneviz Kolonisi’nin en kuzey ucunu belirlemiştir. Osmanlı zamanında kuleye iki kat daha eklenip , hapishane, gözlem evi ve yangın kulesi gibi işlevlerle kullanılmış.

1967 yılında turistik olarak hizmete açılan yaklaşık 70 metre yüksekliğinde ve 9 metre çapındaki kulenin Büyük Hendek Sokak’tan görünen cephesine sırtını dönüp fotoğraf çektirenler hiç eksik olmaz.

 

1000 GÜN 1000 YER / 21.GÜN

BEYOĞLU BELEDİYESİ

 

Tünel meydanının sağında çatı seviyesinden görünen bir bina dikkatinizi çekecektir. Tünel vagonlarının servisi için kullanılan yüksek bacalı binanın yanındaki merdivenlerden inerseniz, 1883 yılında yapılan bir zamanların ‘Altıncı Daire-isinin’ yani bugünün Beyoğlu Belediyesinin önüne çıkarsınız.

19 . yüzyıla kadar İstanbul’daki yerel yönetim şekli dört bölgeye ayrılan kadılıkla yürütülüyordu. Bu bölgeler İstanbul, Üsküdar, Galata ve Eyüp’tü. Zamanla bu sistem büyüyen şehre yeterli gelmediğinden Fransız modeli olarak ‘şehreminlik’ sistemine geçildi. Buna göre de İstanbul on dört daireye ayrıldı. Pilot bölge olarak seçilen Tophane, Galata ve Pera altıncı bölge seçildi.

Aynı tarihlerde 1870’deki büyük yangın, Taksim, Galata ve Tarlabaşı bölgesinde bir gecede sekiz bin yapıyı yok edip, 600 kadar kişinin de ölümüne sebep oldu. Bu yüzden de bölgede kapsamlı bir imar çalışması ele alındı.

Ahşap bina yapımı yasaklanıp, kagir bina yapılması zorunlu hale geldi. Böylece Batı tarzı modern taş binalar ortaya çıktı. Bu yeni binalarda restoran, kafe, atölye, otel ve sinemalar açıldı. Türkiye’de ilk sokak ışıklandırması, çöplerin toplanması, kaldırım yapılması İstiklal Caddesi’nde oldu. 

Osmanlı’nın bu ilk belediyesinin altıncı daire olması sebebiyle bölgeye Farsça’da kullanılın ‘Şeşhane’ denirmiş. Zamanla bu kelime değişerek ‘Şişhane’ olmuş.

 

1000 GÜN 1000 YER / 22.GÜN

BANKALAR CADDESİ

 

Bugün Şişhane’nin en kalabalık ve yoğun ticaretin yaşandığı caddesindeyiz. Bankalar Caddesi 1870’lerden itibaren Osmanlı toplumunun tanıdığı ilk bankaların açıldığı yer olmuş.

Osmanlı Bankası, Reji İdaresi, Alman, Rus ve Hollanda Bankaları ilk olarak bu cadde üzerinde açılmış. 1930’lardan sonra Sümerbank, İşbankası, Garanti Bankası ve çeşitli sigorta şirketleri de buraya taşınır. Bu isimler de birbiriyle yarışacak derecede görkemli cepheli binalarını sıra sıra inşaa ederler.

Günümüzde caddenin üst tarafındaki Okçu Musa Caddesi her türlü elektrik malzemesini bulabileceğiniz mağazalarla dolu. Bu yüzden de sürekli bir kargaşa ve trafik içindedir.

Caddenin bir üst sokağında Osmanlı Devleti’nin zayıf zamanlarında zenginliğini arttıran çoğu Levanten bankerlerin ofisleri ve evleri varmış. Bunlardan biri olan Banker Kamondo’nun yaptırdığı gösterişli merdiven de bir zamanların Bankalar caddesi ile Bankerler Caddesini birbirine bağlıyordu.

Caddenin sonuna geldiğimizde Galata Kulesi’nden inen Yüksek Kaldırım Caddesi’yle birleşiyoruz. Eskiden kuleye çıkan bu yol basamaklı bir yokuş olduğundan bu ismi almış. Bugün ise bu özelliğini yitirip araçların kullanabildiği bir yol halinde.

 

1000 GÜN 1000 YER / 23.GÜN

KEMERALTI CADDESİ

 

Bugün Kemeraltı Caddesi’nden Beşiktaş istikametine devam edelim. Beyoğlu sınırları içinde artık Karaköy’deyiz.

Caddenin solunda tarihi 16. yüzyıla dayanan fakat birçok kez yanıp, yeniden yapılan St. Benoit Lisesi var. İlk zamanlar Benedikten Rahiplerinin yönettiği ve fakir çocuklarının eğitim gördüğü bir okul olarak kurulmuş. Şimdiki bina 1730’lardan kalsa da girişinde Bizans’tan kaldığı belli olan sütun ve başlıklar hala duruyor.

Okulun karşısında en eski Ermeni kilisesi olan Surp Lusorovic Kilisesi bulunuyor. 1436’da yapılan ilk halinden sonra, 1731’de tamamen yanmış, 1800 yılında tekrar yapılmış. 1958’de Kemeraltı Caddesinin açılması için yıkılıp 1965’te tekrar yapılmış. Yüksek kasnaklı konik kubbe örtüsü, üç katlı çan kulesiyle dışardan da olsa görülmeye değer bu yapıyı İstanbul’un karmaşası ve bitişik binaları arasında çoğumuz fark etmemiş olabiliriz.

Daha önce de söylediğim gibi, İstanbul’da yürürken kaldırım taşlarına veya karşıya bakmak yerine çapraz ve yukarıya bakarak yürüdüğümüzde, daha önce hiç dikkatimizi çekmemiş,  yapıları görmek mümkün.

Tabii ki bu şekilde yürürken düşmemeye de dikkat ederek.

 

 

1000 GÜN 1000 YER / 24.GÜN

KILIÇ ALİ PAŞA CAMİSİ

 

Kemeraltı Caddesi’nde Beşiktaş’a doğru yürümeye devam ediyoruz. Yolculuğumuzdaki ilk Mimar Sinan eseri Tophane’de karşımıza çıkıyor.

Yapılış hikayesi şöyle. 2. Selim döneminin kaptan-ı deryalarından İtalyan asıllı Kılıç Ali Paşa, bir cami yaptırmak için padişahtan arazi ve izin talep eder. Padişah da ona ‘Madem sen denizlerin deryasısın, camini de denize yap, karada sana yer yok’ der. Paşa bu cevap üzerine Mimar Sinan’ın kapısını çalar ve Sinan’ın kontrolünde Tophane’de denize dolgu yaptırarak camisine başlatır.

1580 yılında açılan bu camiye dikkatli bakıldığında Ayasofya’nın küçük bir kopyası gibidir. Kubbenin iki yanındaki yarım kubbeler, öbür iki yanındaki kemerler ve dıştan destekleyen payandalar Ayasofya’da da görülebilir. Sinan’ın hiçbir eserinde Ayasofya’yı kopya etmemesi bu formun Kılıç Ali Paşa’nın bir isteği olabileceğini düşündürüyor.

Avlusundaki şadırvanın yanında bulunan sütunlu abdest alma yeri özenle tasarlanmış, caminin son cemaat yerindeki çift revaklı sütunlarla dengelenmiştir. Caminin içindeki vitray, çini ve kalem işleri de ilgi çekici.

Caminin dışındaki hamam, medrese ve Kılıç Ali Paşa’nın türbesini de gördükten sonra yolumuza aynı kaldırım tarafından devam edelim.

 

 

1000 GÜN 1000 YER / 25.GÜN

TOPHANE ÇEŞMESİ

 Tophane çeşmesi

Bugün birçok Osmanlı eserinin yakın mesafelerde toplandığı bir bölgedeyiz. Fakat bir zamanlar deniz kenarında, herkesin görebildiği bu yapıları, şimdilerde fark etmek zor. Kıyı dolgu alanında yükselen binalar ve arka taraflarındaki yoğun araç trafiği arasında sıkışıp kalmış durumdalar.

Bunlardan ilki Kılıç Ali Paşa Camisi’nin yanında bulunan 1732 yapımı, 1. Mahmut Çeşmesi’dir. O yıllarda Bahçeköy’den getirilen sular, Taksim’deki Maksem binasında depolanır oradan da bu çeşmeye gelirdi.

Zarif taş işçiliği, geniş saçakları ve oldukça yüksek olan boyutlarıyla çeşme ve çevresi bir zamanlar insanların toplanma, sosyalleşme ve alışveriş yaptıkları yerdi. Çeşmenin cephesi Barok ve Türk rokokosu stilinde çiçekler ve meyve motifleriyle detaylıca süslenmiş.

Fakat bu bölge artık günlük yaşayışın içinde çok da var olamadığından çeşmenin etrafındaki mermer yalaklar, evsiz insanların içlerine birer yorgan koyarak uyudukları yer haline gelmiş.

Yakın zamanda düzgün bir restorasyondan geçirilmiş de olsa yapıları yaşatmak, onları hayatın bir parçası haline getirmeden olmuyor demek ki.

 

 

1000 GÜN 1000 YER / 26.GÜN

NUSRETİYE CAMİSİ

 

Ahmet Efendi meydanda yüzyıldır akan çeşmeden kana kana suyunu içip, karşıda yeni bitirilen camiyi meraklı gözlerle inceledi.

1826 yılında, kırk yıldır namaz kıldığı Kılıç Ali Paşa Camisi’ne çok da benzemeyen, oldukça süslü yüksek kubbeyi, kubbenin etrafındaki şamdana benzeyen sarı madeni elemanları ve incecik iki minareyi seyrediyordu. Caminin içinin nasıl olduğunu hayal ederken uzaktan davuluyla bağıra bağıra gelen sarayın habercisini duydu.

Haberci ‘Duyduk duymadık demeyin’ diye başlayan cümlesinden sonra uzun zamandan beri süren yeniçeri isyanının bastırıldığını ve yeniçeri ocağının tamamen kaldırıldığını haber verdi. Yüce Sultan 2. Mahmut bu olayın şerefine, Ahmet Efendi’nin biraz önce seyrettiği selatin camisinin adını da ‘Allah’ın Zaferi’ anlamına gelen ‘Nusretiye’ olmasını buyurmuştu.

Haberin duyulmasından sonra çeşme başında toplanan kalabalığın içinde caminin inşaatında çalışan ermeni bir usta da vardı. Etrafındaki insanlara bilmedikleri detayları anlatmanın verdiği gururla, kendini neredeyse caminin mimarı Krikor Balyan’ın yardımcısı olarak tanıtmıştı.

Anlattığına göre caminin girişinin solunda pirinç dökme ve altın yaldızlarla kaplanan pencere kafesiyle, hünkar dairesi bulunuyordu. Bu Cuma namazı öncesinde Sultan, burada dinlenip, cami içindeki hünkar mahfiline geçecek ve caminin ilk namazına eşlik edip, yeni selatin camisini açacaktı.

Ahmet Efendi, duyduğu haberlerin heyecanıyla bu cuma erken saatte yeni caminin kapısında olması gerektiğini düşünürken, yine de kırk yıllık Kılıç Ali Paşa Camisi’nin mütevazi duruşunu kendine daha yakın hissetti.

 

1000 GÜN 1000 YER / 27.GÜN

FINDIKLI – MOLLA ÇELEBİ CAMİSİ

 

Tophane’yi geride bırakıp Kabataş istikametine giderken bugün Fındıklı’dayız. Muhtemeldir ki sol taraftaki yamaçlarda, bugün denizi sağdan soldan görmek için yükselen apartmanların yerinde bir zamanlar fındık bahçeleri vardı.

Fındıklı’da ismiyle ve işleyişiyle bana en yakın gelen binalar, günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olarak kullanılan iki uzun yapı. Bu yapılar, 1865 yılında Sultan Abdülmecit’in kızları Münire ve Cemile Sultan’a ait saraylardı. 1915’li yıllarda Osmanlı Devleti’nin son meclis oturumları da bu binada yapıldığından bugün önündeki caddenin ismi Meclisi Mebusan Caddesi’dir. Bina 1924’ten itibaren Güzel Sanatlar Akademisi olarak kullanılmakta.

Üniversiteyi geçip fındık görme ümidiyle girdiğim tek yeşil alan olan Fındıklı Parkı’ndan da eli boş çıkınca rotamdaki ikinci Mimar Sinan eseri karşıma çıktı. Molla Çelebi Camisi…

Mimar Sinan’ın en yalın ve klasik şemalı bu camisinin yapılış tarihi net olmamakla beraber, İstanbul’un kadılarından Molla Mehmet Çelebi tarafından yaptırılmıştır. Selatin camilerinin dışında iki veya daha fazla minare yapılamadığından, bir önceki Kılıç Ali Paşa Camisi gibi bu da tek minarelidir.

Bugün genişleyen ve yükselen yollar yüzünden, külliyesinin diğer yapıları yıkılmış ve altı kubbeli son cemaat yeri sokakla aynı hizaya gelerek sınırını kaybetmiş gibi.

Bu güzel camiden çıkıp yolun karşısına geçiyorum. Karşı taraftaki dik yokuşlar ve merdivenli sokaklar bakalım bizi nereye götürecek?

 

1000 GÜN 1000 YER / 28.GÜN

CİHANGİR CAMİSİ

 

Fındıklı’da Molla Çelebi Camisi’ni gördükten sonra karşı kaldırıma geçip tekrar Karaköy istikametine dönelim. Fındıklı Parkı’nın hizasında sağa çıkan Mebusan Yokuşu’na sapıp yukarıya doğru çıkmaya başlarsanız Cihangir semtine yaklaşmış olursunuz. Aralarda bu caddeye bağlanan merdivenli sokaklarla Cihangire kestirmeden girmek de mümkün.

Cihangir’in bu dik yamaçları 19. Yüzyıl sonlarına kadar koruluk ve bahçelik bölgelermiş. Hatta 16. Yüzyılda sultanların ve şehzadelerin avlanma alanlarıymış. Kanuni’nin Hürrem Sultan’dan olan engelli oğlu Cihangir de buraya gelmekten büyük zevk alırdı.

Fakat abisi Şehzade Mustafa’nın haksız yere öldürülmesine duyduğu üzüntüye fazla dayanamayıp yirmi dört yaşında öldü. Kanuni de çocuğunun anısına burada Mimar Sinan’a 1559’da bir cami yaptırır. Semtin ismi de bu camiyle özdeşleşir.

İstanbul’un en güzel manzarasında, tüm boğazı gören bahçesiyle yeşillikler içinde bir tepede kalan ahşap ve mütevazi cami, birçok kez yandığından, 19. Yüzyılda yerine 2. Abdülhamit tarafından eklektik, iki taş minareli yeni bir cami yapılır. Yapıldığı yıllarda karşı kıyıdan görülebilen bu camiyi bugün apartmanların arasından farketmek biraz zor.

Yeni cami tasarımının benzemesi ve yapılış tarihlerinin aynı dönemlerde olması sebebiyle Nusretiye Camisi ve Dolmabahçe Camisi’ni çağrıştırır. Bu yüzden de mimarının o dönem saray mimarı olan Balyan ailesinden biri olduğunu düşünebiliriz.

Bugün de tadilatta olan caminin yaz aylarında açılacağını öğrendiğimden içine girmeden Cihangir sokaklarında yürümeye devam ediyorum.

 

1000 GÜN 1000 YER / 29.GÜN

TOPHANE-İ AMİRE

Cihangir Camisi’nden yokuş aşağıya yürüyünce, tekrar Karaköy’e giden Kemeraltı ve Meclisi Mebusan Caddelerinin kesiştiği noktaya çıkıyorum. Ve bu köşe noktada semte adını veren binanın önündeyim.

Tophane-i Amire, Osmanlı döneminde savaşlarda kullanılan topların döküldüğü yani imal edildiği yerdi. İlk yapılan bina bu değil. Buradaki ilk binayı İstanbul’u aldıktan sonra Fatih yaptırır. O yıkılınca Kanuni daha kapsamlı bir atölye kurdurur ve 3. Murat da yeni eklemelerle geliştirir.

Bugünkü bina ise 19. Yüzyılda, 3. Selim döneminden kalma. Kubbeler üzerindeki yüksek bacalar, üretim sırasındaki dumanın tahliyesi içindi.

Sultanlar, top dökümüne ait işlemleri yerinde izlemek için, yolun karşısında, deniz tarafındaki yeşil ve zarif bir bina olan Tophane Kasrı’nda bulunurlardı.

Bugün Tophane-i Amire binası, Mimar Sinan Üniversitesi’nin sergi salonu olarak kullanılıyor, yolunuz düşerse mutlaka ziyaret edin.

 

1000 GÜN 1000 YER / 30.GÜN

PERA’DAN BEYOĞLU’NA

Beyoğlu tünel gezilecek yerler

Geçtiğimiz 1 ay boyunca Beyoğlu’nun yani Bizans dönemindeki ‘Pera’nın görülmesi gereken yerlerini ve ilginç bilgilerini anlatmaya çalıştım. Pera Yunanca ‘karşı yaka’ anlamına geliyor. Tarih boyunca İstanbul’da olup da, tam da İstanbul’lu sayılmayan bir yer olduğundan bu ismi almış.

Osmanlılar’da da bu durum çok değişmedi. Surun dışındaki bu bölgeye çok da müdahale etmeden, kendi hallerine bırakılmış. Hatta Batılı devletlerle ilişkiler geliştikçe onlara Pera’dan toprak bile bağışlanmış. Onlar da buralara elçilikler açmışlar. Bugün İstiklal caddesi’nde sıra sıra konsolosluklar olmasının sebebi o tarihlere dayanıyor. Elçiliklerin etrafında da küçük koloniler, ticaretle uğraşanlar, dini ve eğitim kurumları ve farklı bir kültür gelişti.

Batı’daki sanayi devriminin gelişmesiyle de Pera, Osmanlı’nın gümrük kapısı haline geldi. Birçok ilk Türkiye’ye buradan girdi. İnsanlar ilk kuru temizlemeciyle, kafeyle, sinemayla burada tanıştı.

Yakın zamana kadar da filmlerin, sergilerin, lüks lokantaların ilk örneklerini İstiklal Caddesi’nde görürdük. Her dönem belli ve farklı bir kullanıcı kitlesi olan bu caddede, birkaç senedir alıştığımız yüzler azalarak, uzaklaşırken, tanıdığımız yüzler farklılaştı.

Bir zamanlar sanatın, edebiyatın, sinemanın konuşulduğu sokaklarda şimdi dilini anlamadığımız bir kalabalık, yüksek ses ve özgüvenle sokakları ve dükkanları doldurmakla meşgul.

Tarihi bildiğimiz binaların ön cepheleri, birer maske gibi kullanılarak, arkalarında, yerin altına ve üstüne doğru büyüyen alışveriş kutuları yapıldı. Adım başı kitapçıların olduğu caddede, şimdi bir iki tanesi zor ayakta durmaya çalışıyor.

Ama bu da bir dönemdir, geçecek, değişecek ve unutulacaktır. Sokaklarında, kafelerinde yeniden sanatın, edebiyatın, üretimin konuşulduğu eski haline dönecektir.

Biz şimdilik ağaçların, dev saksıların içinde değil, toprakta özgürce büyüdüğü bir İstiklal Caddesi bulana kadar rotamızı başka bir yere çevirelim.

Yorum Ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.